top of page

DoĞan Tamer AkbaŞ

CamScanner%2012-28-2020%2018_edited.jpg
Doğan Tamer Akbaş

Teşekkürler! Mesaj gönderildi.

DOĞAN TAMER AKBAŞ

MMV YÜKSEK TAHSİL TALEBE YURDU ANILARI

 

 

BÖLÜM 1.  Başlangıç

BÖLÜM 2.  Yurt Binamız

BÖLÜM 3.  İlk Yurt Arkadaşım

BÖLÜM 4.  İlk Yılbaşımız

BÖLÜM 5.  Yurttaki Gruplar

BÖLÜM 6.  Bluemethylen

BÖLÜM 7.  ZeYtin Salatası

BÖLÜM 8.  Paniya

BÖLÜM 9.  Tonton Erdal

BÖLÜM 10.Velkam tu Teksas

BÖLÜM 11. Düdüklü Balon

BÖLÜM 12.Capsolin

BÖLÜM 13.Aga Nazım’ı Takdim

BÖLÜM 14.Özgün Dumrul’u Takdim

BÖLÜM 15.Bugün 27 Mayıs

BÖLÜM.16 Bir FB- GS Derbisi

BÖLÜM 17. Bestekar Sami Güney’i Takdim

 

BÖLÜM 1.  

BAŞLANGIÇ

 

T.C.

M.M.V. YÜKSEK TAHSİL

TALEBE  YURDU

 

Bilinen günlük konuşma dili ile;

“ Mim Mim Vav Talebe Yurdu

YURT MARŞI

Koro: ( İki Tekrar)

Nittin men Yareee E !

Eyying Allah see EN

Haşkeş gibiying mee EN

Daklaşma bana !..

Koro: ( Devam)

Zımtariraraa A

Zımtariraraa A

Zımtariraraa A

Zımtariraraa A !!

Şef: Zımtareleli  !     Koro: Hah Hah Hah !!

Şef: Zımtareleli  !     Koro: Hah Hah Hah !!

Şef: Zımtareleli  !     Koro: Hah Hah Hah !!

Koro:  Biz şahveriz şandel atarız topu

            Bu gelen Mim Mim Vaa   Talebe Yurdu

( İki tekrar ve alkışlar ve ıslıklar)

Not:Marşı söylemek isteyenler melodiyi önce bir bilenden dinlemelidir.

Bilgi:

Yurt Marşını sözü ile müziği ile Yurda getiren kişi Erkan Harar’dır.Yurdumuzda “Tokmak” namı ile anılır. Kendisi Marşı söylerken “… şu gelen Mim Mim Vaa…” diye bağırırdı. “Mim Mim Vav” dediğini hiç birimiz bir kere olsun duymamışızdır.

Bu derlemenin kapsamında MMV Yurdunun 1956  yılının Ekim –Kasım ayları sürecindeki açılış tarihinden 1961 yılı sonuna kadar devam eden ilk beş yıllık sürede yurtta kalan arkadaşlarla ilgili renkli , ilginç ve ortak yaşama ait anılar , anekdotlar yer almaktadır.

Anlatılan öykülerde kronolojik bir sıra izlenmemiş olup   anlatıcının    öykünün bizzat  kahramanlarından biri olduğu ,  öykülere  yer verilmiş olmakla beraber anlatıcının görgü tanıklığı yaptığ  başka kahramanlara ait olan öyküler de derleme kapsamına alınmıştır.Derlemede basın yasasına ve etik kurallara ters düşmeyen öyküler dikkate alınmıştır.

Oysa başta vaz’edilen 1956-1961 yılları arasındaki beş yıllık dönemde yaşananların tümünün her zaman basın yasalarına ve etik kurallara uygun olduğunun ifade edilmesinin hiçbir inandırıcı  yanı olmayacağı açıktır.

Belirtilen devrede yaşananlarda  adı geçen kahramanların çoğunun  delikanlılık çağında, 18-20 yaş grubunda ve ekseriyetinin İstanbul yaşamını hiç tanımayan gençler olduğunu göz ardı etmemek gerekecektir.Elbette yeni yaşam ortamına uyum sağlamaya çalışan gençlerden bazılarının  yanlış örneklemelere, dolayısı ile de yanlış davranışlara düşmeleri söz konusu olabilecekti ve çok ender de olsa düştükleri de olmuştu.Dolayısı ile bu tür öyküleri yaşayanlar gelecek kuşaklara olumsuz örnek teşkil etmemek bakımından bu öykülerini kendilerine sakladılar.O arkadaşlarımız kendilerini biliyorlar ve yazılamayanların “ Binbir gece masalları kadar fantastik” olduğunu onları dinleme şansına erişebilmiş olan arkadaşlarımız bilirler ve hatırladıkça o günlerin keyfini yaşarlar.

Sonuçta bu kahramanlardan pek çoğu kendi dallarında başarılı hatta “şöhretli” mühendisler,mimarlar,hekimler,akademisyenler,hukukçular subaylar,gazeteciler, edebiyat,karikatür, müzik, sinema, ve fotoğraf gibi sanat dallarının başarılı temsilcileri olarak ülke yaşamındaki yerlerini aldılar.

Bugün itibari ile bu arkadaşlarımızın bazıları bu fani dünyadan ayrılmış olsalar da çoğunluk çoluk çocuk torun torba sahibi olarak çok şükür hayattalar ve bu  “MMV Yurt Dinozorları”birbirlerini hiç bırakmıyorlar.

SON SÖZ:

“Biz şahveriz şandel atarız topu

  Bu gelen Mim Mim Vaa   Talebe Yurdu”

 Tokmak Erkan ve erken giden diğer ahbaba selam olsun.

  DOĞAN TAMER AKBAŞ

BÖLÜM : 2      

MMV YURT BİNAMIZ

İstanbul’daki tarihi Fatih Camiinin avlusundaki  eskiden

Askerlik Şubesi olan (Şimdiki Müftülük) Malta Çarşısı girişindeki

tarihi taş bina MMV Yüksek Tahsil Talebe Yurdu yapılmış

 

Kayıt işlemlerimi tamamladıktan sonra   beş aydır kalmakta

olduğum Sultanahmet’teki  özel sivil yurttan eşyalarımı bavula

dolduruptramvaya atladım.Yanımda Kastamonu Lisesinde

birlikte yatılı okumuş olduğum İstanbul’lu Sümer Avşar var.

Halen Hukuk Fakültesi birinci sınıfında da birlikteyiz.

Fırlamanın teki.Ben o nu nasıl “ fırlama bir İstanbul çocuğu olarak niteliyorsam”, o da benl. . hatta tüm subay çocuklarını “fırlama”(ele avuca sığmaz, marifetli,uyanık…) olarak görenlerden..Tramvayda konuşuyoruz; Sümer, “Şimdi görürsün ebeninkini, tam yerine düştün oğlum.. üüüff! fırlama yatağı, dikkat et de yemesinler seni “ diye uyarıyor beni.Sağ elimi yumruk yapıp sadece onun göreceği gibi yan tarafımdam bileğimi aşağı yukarı bir kaç kez sallayıp “Nahh alırsın sen işaretini çaktım” hemen.Hareketimi gördü  hafifçe başını iki yana salladı ve “ Ehh , görüşürüz bakalım” dedi

Yurdun açılması o günün şartlarında bizler için Allahın bir lütfu olmuştu.Devlete ait bir iki yurt dışında ( Site Talebe Yurdu, İstanbul Teknik Üniversitesi Yurdu gibi) kalınabilecek temiz ve ucuz yurtlar yoktu.Ev sahipleri de evlerini her nedense  Üniversite öğrencilerine  kiraya vermeye pek yanaşmıyorlardı.Bu yüzden o gün büyük bir sevinçle yurda yerleştim.

Yurt binası eski taş konaklardan biri, kalın duvarları var. Cami avlusunun Malta Çarşısı ile birleştiği sol köşedeki ilk bina.Bina girişindeki üç dört basamaklı mermer merdivenin iki yanında kalın yuvarlak, başlıklı 3 metrelik iki mermer sütun üst katın alt kısmındaki terasın alt dayanakları, kapı desen kale kapısı gibi iki kanatlı geniş ve yüksek, üstü işlemeli antika ağır   bir kapı.Yurt binasının hafif sağ karşısında Fatih Camiinin yükselen ön duvarının sol köşesi var.Caminin Ana Giriş Kapısı da sağa doğru bu köşenin elli metre kadar aşağısında kalıyor.Daha aşağıya doğru yürüyünce içinde Sultan Fatih Mehmed’in türbesinin de bulunduğu hazireye ulaşıyorsunuz, daha da yürüyünce avlunun sonundaki üstü kemerli çıkışı kullanarak Saraçhane’ye doğru yol alabiliyorsunuz.

Yurda girişte alttaki geniş holün sağında ve solunda üçer oda kapısı var. Soldaki ilk oda Müdüriyet odası, (kayıtların yapıldığı yer).  Hemen yanındaki kapı alaturka tuvaletli bir lavaboya ait, omun yanındaki üçüncü kapı nispeten büyükçe , içinde küçük masa ve sandalyelerin bulunduğu oturma odasına ait.

Sağdaki küçük odada çift katlı ranzalarla döşenmiş yataklar var, yanındaki küçük odaya temizlik malzemeleri,yedek temiz çarşaflar, nevresimler, battaniyeler vs yerleştirilmiş. Merdiven başındaki büyük odaya bir ping pong masası konmuş (yurt kalabalıklaşınca bu oda da daha sonra yatakhaneye dönüştürüldü)

Soldan ve sağdan büyük odaların kapılarının yanı başından üst kata çıkan genişçe iki merdivenden dört metre kadar yükseldikten sonra küçük bir sahanlık aracılığı ile ortada birleşip on basamaklı tek merdiven halinde üst katın salon kapısına ulaşıyor.

Alt kattaki merdivenlerin arasındaki boş kalan orta kısımdan ibaret olan geçitten binanın arka tarafındaki avluya çıkılıyor.

Üst kapıdan salona girilince  ilk göze çarpan yüksek tavanın ortasından sarkan antika ,büyükçe bir kristal avize oluyor.Üst kattaki oda düzeni alt kattakilerin aynı, merdivenden çıkınca  sol tarafta  ortadaki kapının üzerinde kocaman bir asma kilit sallanıyor.Burası öğrencilerin şahsi valizlerinin topluca konduğu, ihtiyaç duyulması halinde izinle girilen içinde raflı bölmelerin de bulunduğu bir depo.Sağda ortadaki kapı tıpkı alttaki gibi küçük alaturka tuvalet ve lavaboya ait.Diğer odaların dördü yine ranzalı yatakhaneler olarak düzenlenmiş.Salonun camiye bakan ön duvarında iki kocaman pencere ve aralarında öndeki terasa açılan ve yine kocaman camlı bir kapı yer alıyor.Kapıdan  çıkıldığında  cami ve cami avlusu manzaralı geniş ve şirin bir balkona ulaşmış oluyorsunuz.Etrafı bir metre kadar yüksek olan bir beton duvarla çevrili balkondan sol tarafınıza doğru baktığınızda günün her saatinde insanların kaynaştığı Malta Çarşısının cümbüşlü halini izleyebilirdiniz.

Sizlere kaba hatları ile tarif etmeye çalıştığım bu taş konak kırk –elli kişilik hepsi asker çocuğu olan üniversiteli öğrenci grubunun tatil ayları hariç  yaşamlarını dört yıl boyunca paylaşmış olduğu ilk ana mekandır.

Bu ana binanın arkasındaki bahçede ek olarak bağımsız çoklu tuvalet ve lavaboları, duşları barındıran küçük taş binalarla kütüphane ,okuma çalışma salonu ve yemekhane olarak kullandığımız biri büyük diğeri küçük iki askeri baraka da nice renkli olaylara şahit olmuş diğer mekanlardır.

Barındırdığı öğrencilerin  dışında onlarla birlikte adı geçen zaman biriminde bu mekanlar bir çok görevli personele de barınak olmuştur.Doğal olarak bu personel ile (Yurt Müdürü, Levazım Subayı,dört Mehmetçik ve Hemşire Hayriye Teyze)  öğrenciler arasında yaşanan olaylar da yurt yaşamının anıları arasında yer almıştır.

İlk Yurt Müdürümüz ordunun sivil memurlarından muhterem bir zat… Elli- elli beş yaşlarında kırlaşmış kısa kesik saçları biraz çatıkça duran kalınca kaşları, kara gözleri traşlı gergin yüzlü göbeksiz uzunca boylu , kravatlı beyaz gömlekli lacivert takım elbiseli , özetle devlet memuru denildiğinde hayallerimizde canlandırdığımız klasik bir tip…

Konuşurken geliyor, gidiyor kelimelerini  “geloor, gidoor” diye telaffuz eden , tam bir İstanbul beyefendisi olan Müdürümüz Fehmi Patpat  aslen Gaziantep Kilisli idi..Biçare Fehmi Bey elimizden çok çekti doğrusu.Sözü müdürden açmış iken Patpat’tan sonra 3 tane daha muvazzaf subay müdür gördük. Sıraları geldikçe onlardan da söz edilecek elbette. Hey gidi günler Heyyy !!!!

_edited.jpg

1918  yılında zeplinden çekilmiş olan Fatih CamiiAvlusu fotoğrafı (kırmızı çerçeveye alınmış bina yurt olan binadır)

BÖLÜM: 3

İLK YURT ARKADAŞIM

 

O gün öğleden önce kaydımı yaptırdıktan sonra Liseden sınıf arkadaşım Sümer’le birlikte ayrıldığım yurda karanlık basarken geri döndüm.Kapıdan girip sağ taraftaki merdivene yöneldim.Kayıt sonrası yukarı salondaki sol büyük odada bana gösterilen duvar kenarındaki ranzanın üst yatağı ve günlük kullanım eşyalarımı koyduğum dolabım beni bekliyor…Huzur doluyum , fakat o ne !!! Sümer’le kayıt için birlikte geldiğimizde merdivenin alt basamağına bıraktığım terliklerim yerinde yok …Orada bulunan yirmi çifte yakın terlikleri en az üç kez gözden geçirdim, benim terlikler sırra kadem basmış yokkk …

Efendim !! sizin anlayacağınız yurdun ilk zamanlarında üst kata ayakkabılarımızla çıkmamız yasaktı.. yukarı katta kalanlar iki yanlardaki merdivenlerin alt başlarında ayakkabılarımızı çıkarıp terlklerimizi giyerek çıkacaktık. İyi de… daha ilk günden benim terlikler yerinde yok.Aklıma hemen Sümer’in sabahleyin kayıt için yurda gelirken tramvayda söyledikleri geldi. Ne demişti Sümer “ Şimdi görürsün ebeninkini ,, tam yerine düştün oğlum ! ÜÜÜfff , fırlamalar yatağı !! dikkat et de yemesinler seni” evet tamı tamına bunları söylemişti.

Merdivenin yanındaki oda kapısı açıktı, içerde ping pong oynayanlar ve seyredenler vardı.Odaya girdim , çaktırmadan  ayaklarındaki terlikleri kontrole başladım ve terliklerimi gördüm.Terliklerim pingpong oynayan bir arkadaşın ayağında idi.İçim rahatladı ve oyunun bitmesini bekledim, arkadaşa yaklaşıp, “Merhaba, benim adım Doğan” dedim. Uzattığım elimi sıkarken uzun boylu, güler yüzlü bıyıklı arkadaş  “Alpay Çığman” diyerek , soran gözlerle yüzüme baktı.Ona elimle ayaklarını işaret ederek “Terlikler benim” dedim.Alpay, pijama pantolonunu hafifçe yukarı çekerek eğilip dikkatlice ayaklarına baktı baktı ve             “bir dakika” diyerek dört beş adım uzaklıktaki merdivenin başınki terliklerin yanına yürüdü, ben de arkasından yürüdüm , Alpay oradaki terlikleri gözden geçirmeye başladı ve kısa sürede kendi terliklerini gördü, eğildi ve onları aldı benimkileri ayaklarından çıkardı, kendininkileri giydi, yerden aldığı terliklerimi birbirine vurarak temizledi ve bana uzatırken “ kusura bakma, yanlışlık işte”  dedi.Böylece yeni yurdumda ilk yeni arkadaşım Alpay ile tanışmış oldum.

Söz Alpay’dan açılmışken, Alpay’ın daha sonraları “ Elmacı” lakabını da nasıl kazandığını ! kısaca anlatayım.Efendim İzmir’li fırlamalar grubundan Erol Binışık ( Çingene Erol) ilk günlerdeki oda arkadaşlarımdan birisi idi. Yurttaki ilk gecemde, gece yarısı yatağımın başında dikilip elindeki bardaklardaki suyu birinden diğerine “şırrr, şırrr”  diye boşaltıp bir yandan da “ çişşş, çişşş” diye fısıltı halinde seslenerek tanışmamızın üstünden henüz dört beş saat bile geçmemişken beni altıma işetmeye çalışan fırlamadır kendileri !!!

Çingene Erol’da kapı , valiz, çanta asma kilit vs. açmaya yarayan hepsi bir halkada toplanmış  otuz kadar değişik büyüklükte ve türde anahtarlar vardı.Çingene Erol üst salondaki valiz, bavul ve çantaların bulunduğu odanın kapısındaki kilidi rahatlıkla açar ve bizlerden kime rastlarsa çağırır bavulhaneye sokardı, valiz ve çantaları kedi gibi koklayarak içinde yiyecek olanlarını tespit eder elindeki anahtar destesinden o valizin kilidini açabilen anahtarı deneye deneye bulur ve valizi açardı. Artık bundan sonrası şansa kadere kalmış. Ne çıkarsa bahtına !!!Cevizli sucuklar mı ? keteler mi ? kurabiyeler mi? elmalar mı? Kuru kayısılar mı?

Tabii açılan valiz  yağmalandıktan sonra  Erol itina ile valizi kilitleyip eski haline getirmeyi hiç unutmazdı.İşin en garip yanı soyduğumuz, yani içindeki herbiri evlerinden oğulları yesin diye gönderilmiş yiyeceklerini yediğimiz arkadaşların hiç biri bu konuda hiçbir zaman yönetime şikayette bulunmuyorlardı.Ehh !! böylece Çingene Erol ile yağmalar da devam ediyordu.

Bir akşam vakti yurdun henüz tenha olduğu bir zaman Çingene Erol pijamalı halde odasından çıktı hemen yanındaki bavul odasının kilidini açarken beni gördü eliyle gel işareti yaptı. Ben de o sırada konuşmakta olduğum Erol Ulukan’ı (Geberik Erol) kolundan çektim, açılan kapıdan dolaphaneye girdik.Çingene muhtemelen daha önceden mimlemiş olduğu bavulu açmış ve içinden çıkarmış olduğu elmaları pijamasının ceplerine doldurmaya başlamıştı bile. Geberikle ben de yetişip elmalara daldık. Tam o sırada aralık bırakılmış kapıdan içeriye Alpay Çığman girmez mi !! Çingene onu görür görmez gel gel diye işaret etti.

Alpay hızla yanımıza gelirken “ Yiyin lan yiyin !! diyerek kükredi ve arkasından valize daldı,birkaç elma aldı  sonra birden durdu, Çingene kıs kıs gülmeye başladı ve “ Alsana oğlum! alsana “  diyerek kapıya yöneldi. Ben ve Geberik hala elma devşiriyoruz, Alpay birden yine kükredi “Ulan bu benim bavul” !! Geberik ve ben elimizde elmalarla bir ara kala kaldık, sonra gülmeye başladık.Bavulhaneden çıkarken hem gülüyor hem de Geberik Erol, Alpay’a parmağını sallayarak “Vayyy Elmacı vayyy! sana elma gelir bize koklatmazsın haa “ diyerek Alpay’ı bir güzel de suçladı.

Olay kısa zamanda yurtta yayıldı, kendi elma dolu valizini soyma marifetini gösteren Alpay’da o günden sonra ömrünce anılacağı “ Elmacı”  lakabıını kazanmış oldu.

Hatta Kel Gürel , Elmacı’ya bir de şarkı düzdü. ( Bilgi : Bu şarkı  Helvacı Helva … adlı  türkünün melodisi ile söylenecektir.)

Elmacı Şarkısı.

Elmacı Elma / Kırmızı Kazaklı Elma/ Kaytan bıyıklı elma/ Züppe kılıklı elma/Elmacı dağa çıkmış/ Dağda ayılar bulmuş/ Elmacı dağdan inince/ Ayılar hep kudurmuş/Elmacı Elma …

BÖLÜM: 4

YURTTA İLK YILBAŞI

 

Yurt açılalı henüz birkaç ay olmuş , yurttaki öğrenci sayısı kırık kişi bile değil. Dişçilikte okuyan Erdil Özkan Arkadaşımız Müdürümüz Fehmi Patpat tarafından başımıza “Talebe başkanımız olarak atanmış” Erdil ilk sürekli ve ciddi başkanımız oldu. bizler kendisine “Reis” lakabını uygun gördük o da lakabını sevdi ve benimsedi.Artık yurtta Müdürümüz dışında onu kimse adıyla çağırma lüzumunu hissetmedi.Başkanlıktan ayrıldıktan sonra bile yurt arkadaşları ona hep “Reis” diye seslendi.

Yeni yıl geldi. 1956 nın son gününde yılbaşı tatili nedeni ile memleketlerine giden gitmiş benimle birlikte onbeş yirmiş arkadaş yurtta kalmayı tercih etmişiz.Kalanların gece eğlencesi için hazırlık yapma babında Malta Çarşısına gidip gelmeleri, aralarındaki fikir alış verişleri, konuşmaları nedeni ile yükselen sesler yurt içinde farklı bir heyecanlı ortam yaratmış durumda. Herkes bireysel olarak  ya da anlaştığı iki üç arkadaşlık grubuyla yeme içme kafa çekme ve eldeki tek imkan olan radyodan yayınlanacak müzik eğlence programları ile geçireceği gece için hazırlık telaşında.Yurt arkadaşlarımız çoğunlukla  onsekiz on dokuz yaş grubundan yani üniversiteye yeni başlamış ya da ikince sınıfta olan arkadaşlar, bir bakıma kendilerini artık büyümüş görenler.Bir başka açıdan bakıldığında bu arkadaşlar lise tahsili baskısı veya aile ile sürekli kurallar ile yaşamışlığın baskısı olmadan özgürce bir yılbaşı hem de İstanbul’da bir ilk yılbaşı geçirmek isteğinde olanlar diye nitelendirilebilirler.

Nihayet akşama kavuştuk, dışarda hayli soğuk bir hava var ama yağış yok.Hani filmlerdeki yılbaşı akşamlarında hep lapa lapa karlar yağar ya… Bizim bu yılbaşında maalesef sadece kuru bir ayazla yetineceğimiz kuvvetle muhtemel…Üst salonda Ankara Radyosu , erken bastıran akşam karanlığı ile erkenden eğlence programını yayınlamaya başlamış bile …Yerleşme düzeni dört beş grup halinde salonun paylaşılacağını gösteriyor.Ben, Akın Yılmaz,ve Oktay Diker ilk önceleri bir aradayız.Ön tarafa açılan kapının yan kısmına bitişik büyükçe masa, radyomuzun da üstünde bulunduğu etajer ve üstleri kumaş kaplı altı yedi kaliteli bekleme salonu sandalyeleri de mütevazı mobilyalarımız..

Masanın üzerinde duvara yakın sıralanmış votka ,yeni rakı, şarap ve tekel birası şişeleri, kuru yemiş paketleri, küçük çay bardakları, su bardakları, açılmamış büyük portakal suyu ,vişne suyu soda şişeleri henüz dilimlenmemiş en az on adet ekmek vs gözlerimizi doyururken erkenden açlık hissetmemize sebep oluyor.

Özetle herkes kendine birşeyler almış getirip masaya koymuş. Yanı başımızdaki Malta Çarşısı gece boyu yokluk çekme düşüncemizi zaten kafalarımızdan silmiş.Yani ye yiyebildiğin kadar ,iç içebildiğin kadar…

Saatler ilerledikçe içki şişeleri boşalmaya , salondaki sohbet koyulaşmaya başladı.kafalar dumanlandıkça , radyoda çalan oyun havalarıyla topluca kıvırıyoruz, söylenen alaturka şarkılara eşlik ediyoruz.Marlin Oktay (ki kendisi tangodan, Rock’n roll’a kadar her türlü dansları çok iyi bilirdi) bana ve Akın’a öğrettiği yeni figürler ile ellerimizde içki bardakları olmak üzere erkek erkeğe tango,mambo , vals falan döktürüyoruz, kimimiz işleri karıştırıyor mambo ile göbek atıyoruz alaturka şarkı eşliğinde dans ediyoruz filan !!!

Tam gece yarısı Spiker Radyodan, yeni yıla girdiğimizi anons ettiği anda HEYYY !!! nidaları içinde bağırarak salondakiler birbirlerine sarılıp öpüşerek yeni yıla girdik.HOŞ GELDİN 1957 !!!

O gece özgürce yedik içtik, sabaha kadar hopladık sıçradık.. Muluyduk !!!

Sabahın ilk saatlerinde herkes keyif içinde gitti yattı , camdan dışarı baktığımda lapa lapa yağan kar falan göremedim , ben de gitttim yattım.

Hey gidi günler Heyyy.!!!

BÖLÜM: 5

YURTTAKİ GRUPLAR

 

Yurttaki ilk yılımızı doldurmamıza yakın bir tür sosyal gruplaşma eyleminin ortaya çıkardığı gruplar artık gözle görülür hale gelmişti.

şöyle ki, alaturka müzik sevenler, eğlenmek için barlar, gece klüpleri yerine, Gönül Yazar’lı, Zeki Müren’li, Behiye Aksoy’lu gazinoları seçen Çiçek Pasajı müdavimleri “ Mehterciler” diye adlandırıldılar.  Nazım Akıncı, Bener Dortunç, Doğan Akbaş,Gürel Üstün,Akın Yılmaz,Alpay Çığman,Erkan Harar,Özkan Yalçınkaya,Erol Ulukan,Ergin Günaçan,Ülkü Ulusoy, Ergun Kaptan Altay Çaylant bu takımın akla ilk gelen elemanları idi.Mehterciler üst salonda soldaki küçük odada kalırlardı. Dört yıllık dönem içerisinde çeşitli nedenlerle oda sakinlerinde zaman zaman bazı değişiklikler oldu ise de en az on kişilik kadro dört yıl boyunca yurdumuz  Askeri Tıbbiyeden boşalan Beyazıt’taki yeni yerine taşınıncaya kadar hep bu odada kaldık.

"Mambocular” takımı ise alt katta girişte sağdaki küçük yatakhanede idiler.Bu oda tam Mehtercilerin yatakhanesinin altında bulunuyordu.Mambocuların başını  Oktay  Yurdatapan ( Granada Oktay) çekiyordu. Oktay aramızdaki birkaç paşazadeden birisi idi.Mambocular , Mehtercilerin aksine alafranga müzik türlerini seven elemanlardan oluşmuştu.İşin tuhaf yanı gruplar arasında müzikal zevk farklılığı tek farklılık değildi.Bu iki grup diğer sosyal konularda da bir hayli farklı düşünce ve davranışlar da sergilemekteydiler.Granada Oktay o zamanların latin müzik icra eden genç gruplarından “Kuyruklu Yıldızlar” grubunun bir elemanı olup grubun kurucusu ve yöneticisi besteci Şanar Yurdatapan’ın ağabeyi idi ve zaman zaman grubu Yurda kendi odalarına getirirdi birlikte çalışma yaparlardı.

İşte o çalışmaların gürültüleri, daha doğrusu parçaların tekrarlarının yukarıya akseden boğuk uğultuları üstlerindeki odadaki Mehterciler için çekilmez olurdu.Bir gün yine alt odada gürültülü bir çalışma var …

Nazım Akıncı, Bener Dortunç, Doğan Akbaş.Gürel Üstün,Erkan Harar,Özkan Yalçınkaya, Yalçın Osma falan odamızda ranzalarımıza uzanmış sohpet etmekteyiz. Aşağı odadaki çalışma bir türlü bitmek bilmiyor. İşin kötüsü aşağıdan yukarıya kulağımıza bir tek monoton ritm tak tak ları ile bir gitarın kalın bam telinden çıkan bam bamları eşliğinde bir ispanyolca şarkının anlaşılmayan sözlerinin vınlaması ulaşabiliyor.Nihayet dayanma gücümüz tükendi. Alt köşedeki yatağında uzanmakta olan Tokmak Erkan “Nedir lan bu “ diyerek yan tarafına döndü, ranzanın altından ayakkabısının tekini kaptı ve döşemeye kuvvetice dört beş kere vurdu.”Yeter lan kafamız şişti”  diye seslice söylendi elinden ayakkabıyı bıraktı  tekrar sırtüstü pozisyonya başını ranzanın demirine yasladı. Bir an için kesilen konuşmamıza döndük. Beş on dakika kadar sanki alt kattaki gürültü kesilmiş gibi idi, devam eden konuşmamız Tokmağın “ ulan sizin … “ diye devam eden sinkaflı bağırması ile yatağında dönüp ayakkabısını yerden kapıp döşemeye vurmasıyle tekrar kesildi , Tokmak bu defa daha kuvvetlice vuruyordu.  Birden hiç beklemediğimiz bir şey oldu alt odadan birisi aynı anda odanın tavanına sopayla aynı şekilde tok tok tok diye dört beş kez vurdu.İlk anda kısa bir şaşkınlık yaşadık , bakıştık. Tokmak bu defa yatağından doğruldu oturdu,ayakkabısını aldı ve kolunun adeta bütün gücü ile döşemeye peşpeşe en az sekiz dokuz kez vurdu. Daha elinden ayakkabıyı bırakmamıştı ki aşağıdan bir ses “ Ananın A… “ diye saydırmaya başlamaz mı ? Tokmak küfürü duyar duymaz etrafına soran gözlerle şaşkın bakarak “Ne ananın a…. mı?” diye alt kattan söyleneni yine şaşkın şaşkın önce seslice tekrar etti hemen ardından yüksek sesle bağırarak “ senin taa sülalenin … “  diye başlayarak ayrıntılı bir küfürle bağırarak karşılık verip yataktan fırladığı gibi yalınayak odadan çıktı.Biz de peşinden koşturduk tabii.Merdivenlerden paldır küldür inen Tokmağa yetiştiğimizde, o Mambocuların odasının kapısını yumruklayarak “açın lan ib …ler  açın”  diye bas bas bağırıyordu.Anlaşılan Mambocular olacakları tahmin edip çabucak kapılarını içerden kilitlemişlerdi. Neyse ki biz yetiştik Tokmağı yatıştırdık, milleti yukarı çıkardık. Tokmağın halini görüp te ona takılmamamız mümkün mü? Gürel elbetteki yine başı çekmekte, ikide bir “Ulan Tokmak senin taa sülalenin … “ filan diyerek kızgın pozlarda Tokmağın üzerine yürüyüp onu kızdırıp gülüşmelere vesile oluyordu.Daha sonra Granada Oktay’dan öğrendik ki o küfürü, o sırada tesadüfen odada bulunan aslında oda sakini olmayan ( zira onun odası üst katta idi) Yüksel Boyla etmiş, biz yukarı çıkınca da sessizce odadan çıkıp yurttan dışarıya sıvışmış.

Heyy gidi günler !!!..

BÖLÜM: 6

BLUMETİLEN

 

O yıl İstanbul’da şiddetli bir kış vardı, yurtta bir çoğumuz fena halde nezle ve grip olmuştuk.”Baba” İsfendiyar ( Şefren) elinde bir kutu dolusu eczane yapımı gripin kaşelerine benzer kaşelerle dolaşıyor ve hasta olana olmayana “hemen geçirir, koruyucudur” filan diyerek kaşeleri yutturuyordu.Ben de yutmadan “içinde ne var “ diye sorunca , Baba “ blumetil … bilmem ne” diye birşeyler söyledi.

İsfendiyar bizim  birkaç yaş  büyüğümüz olduğu ve iri gövdesi ile ağırdan davranış sergileyerek konuştuğu için ona “Baba “  derdik.Eczacı arkadaşları vardı ve zaman zaman bizlere bedava eşantiyon veya ucuza ilaç, diş macunu, krem vs. getirirdi.Ona güvenirdik, sonunda verdiği kaşeyi ben de yutmuş oldum.

Ertesi sabah yurt uyandı,ben ve Gürel terlikli, pijamalı elimizde diş fırçalarımız omuzlarımızda havlularımızla üst kattaki odamızdan çıktık ve bahçedeki tuvaletlerin bulunduğu lavaboya girdik.Tuvalette  pisuvar yerine ara bölmeli fayans kaplı oluk  önünde ayakta işimizi görmeye çalışırken ben ilk anda uykulu uykulu karşıdaki duvara bakıyorken pisuvardan gelen şırıltıyı duyuyorum.Ben tam işimi bitirmiştim ki Gürel’in tarafından gelen ses birden kesildi, Dönüp  Gürel’e baktım. Gürel   yüzünde bir dehşet ifadesi ile bana “ Doğan şuraya bak” diyerek fayans kaplı oluktaki akışı gösterdi. Eğilip baktığımda bembeyaz fayans kaplı olukta  masmavi bir akış vardı. Hemen dönüp kendi bölümüme baktım. “Aman Allahım” orası da masmavi akıyordu.

Tam o anda arka tarafımızdaki kapalı tuvalet bölmelerinden birinin kapısı “paatt” diye gürültü ile açıldı, içerden adını şimdi hatırlayamadığım fakat yüzünün o günkü görüntüsünü asla unutmadığım küçümen  bir arkadaş gözleri faltaşı gibi açılmış eli uçkurunda fırladı ve bize,a fırlayarak çıktığı kabini işaret ederek “baksanıza”  diye adeta haykırdı.Gürel ve ben kendi şaşkınlığımızın etkisinde refleksle tuvalet kapısından içeri daldık, alaturka tuvaletin bembeyaz fayansları da msmavi vaziyette idi.

Ben olanlara bie anlam vermeye çalışırken arkadaş korku dolu gözleri ile “ne oldu bana, çok mu kötüyüm” diye ağlamaklı sorunca, Gürel yüksek perdeden makaraları koyuverdi. Gürel’in gülmesi anında bizi de sardı biz de mavi, fayanslara bakarak deliler gibi uzunca bir süre gözlerimiz yaşara yaşara , katıla katıla gülmeyi sürdürdük.O sırada tuvalete gelenler oldu, gelen önce bizim halimizi görüpte ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor,fakat ne olup bittiğini anlamaya gerek kalmadan koroya dahil olarak katıla katıla gülmeye başlıyordu. O sabah altı yedi kişilik bir koro dakikalarca gülmüştük.

Sonuçta anlaşıldı ki Baba İsfendiyar kaşeleri içirdiği on, on iki arkadaşı o sabah hep mavi mavi işetmişti.O günü takip eden dört beş gün boyunca tuvaletlerde rengi her gün biraz daha açılan mavinin her tonunda akışlar devam etti.Tek tesellimiz Baba İsfendiyar’ın aydınlatıcı açıklaması idi.”Baba” içtiğimiz ilacın idrar yollarını ve böbrekleri dezenfekte eden zararsız bir müstahzar olduğunu söylemişti.Yattığı yerlere nurlar yağsın.

Yıllar sonra 1964 yılında ben “Yeşilçam” da filmlerde oynarken bir film çalışması nedeni ile Şubat ayında İzmir /Buca’dayız.İzmir’de kış olmaz, bol güneşli havalarda çekim işlerimiz kolaylaşır düşüncesi ile onbeş günlüğüne buraya gelmiştik. Ama tahminler hilafına İzmir’de güneşsiz,berbat, karlı , yağmurlu soğuk bir kışın ortasında kalmıştık. Üstelik kalabalık ekibimizin yerleştirildiği iki katlı geniş ahşap tarihii köşkte kalorifer de yoktu.

Çalışmalar uzadıkça soğuklar etkisini gösterdi ve ekipteki bir çok kişi nezle ve gribe yakalandı.İşte o günlerde ben yıllar önce yurtta mavi mavi işediğim günleri hatırlayıverdim.Hava muhalefeti nedeni ile zaten sürekli çekim de yapılamıyordu.Ekip desen o yılların en kalabalık ve kültürel seviyesi hayli yüksek elemanlarının bir araya geldiği bir ekip.Bir defa filmin rejisörü ünlü öykü yazarı  ve gazeteci Tark Dursun K.Ben de onun asistanıyım.Ayrıca yardımcı rejisör T.Fikret Uçak’ın da asistanıyım.Yani forsum binbeşyüz.. (Yeşilçamda film setlerinin mutlak hakimi rejisördür. Onun olmadığı zamanlarda da setin mutlak hakimi asistanlardır)

Baş rol oyuncuları, Yılmaz Güney,(esas Oğlan),Pervin Par ( esas Kız)  rolünde, diğer rollerdeki oyuncular Kenan Artun,Muhterem Nur,Hüseyin Peyda,Hayati Hamzaoğlu,Reha Yurdakul, Atilla Ergün,Meral Sayın ve Danyal Topatan. Filmin adı Yaralı Kartal ( Figüranlar da cabası). Sayılan oyuncu kadrosuna ilave olarak kamera ekibi, ışık ekibi ve set ekibi elemanları da var.İşte ben bu kalabalık ekibin çoğunu Baba İsfendiyar’ın taktiği ile o kış mavi işetmiştim.Kaşe içenlerden biri ışık ekibinin on beş yaşlarındaki teknisyen çırağı genç İbrahim o gece yaptığı ağır işin de etkisi ile yatağına işemişti de yatak,çarşaf masmavi olmuştu.Kaldığımız pansiyonun sahibi yaşlı . cadı kılıklı kadın masmavi olmuş tuvalet fayanslarını da görmüş ve öfkesinden adeta çıldırmıştı.

Daha sonra İstanbul’a döndüğümüzde hikaye Yeşilçam’da duyuldu ve yayıldı mavi işettiklerim uzun bir süre sokakta gırgır konusu oldular.Benim de hergelelik konusundaki saygınlığım eski bir Mim Mim Vaa Yurdu mensubu olmuş olmam sayesinde çok çok  yükselmiş oldu.

Heyy gidi günler heyyy !!!!

BÖLÜM : 7

ZEYTİN SALATASI

 

Bir Şubat ayının son günlerindeyiz.Arkadaşlar birer ikişer sömestr tatilinden dönmekte. Ben de Mersin’den yeni dönmüşüm.O tarihlerde Mersin’de ilkbahar Şubat ayı itibari ile zaten başlamış olduğu için yeni mevsim sebze ve meyveleri daha ben orada iken tezgahlarda olurdu.Yalnız henüz İstanbul’da bulunmayan bu turfanda zerzevat normale göre çok yüksek fiyatlarla satılırdı.Mesela fazla değil bir ay sonra  bir liraya alabileceğiniz domatesin 1 kg fiyatı on lira dolayında olurdu.İşte ben de parama kıymışım on liraya bir kg domates alıp yurda getirmişim.

Zira bizim odamızda bu getirdiklerimle yapacağım zeytin salatası her yıl özlemle beklenen bir ayrıcalıktı, ve ben  arkadaşlarıma bu salatayı yapıp yedirmekten müthiş bir haz ve büyük bir mutluluk duyardım.O gece yarısı yemekhanenin büyük çorba tabaklarından ikisini dolduran turfanda domatesli, kırmızı toz biberli bol zeytinyağlı nar ekşili, kuru soğanlı zeytin salatamızı  hazırladım. Sıra gece yarısı açık olduğunu bildiğimiz Laleli’ deki fırına gidip taze sıcak ekmekleri getirmeye gelmişti.

Hatırladığım kadarı ile hazır bekleyen altı yedi kişi kadardık , yani en az altı yedi ekmek gerekli…En önemlisi ekmekler ille de sıcak olacak… Oysa iki adım ötede Malta Çarşısından alıp geleceğimiz ekmek çok…ama fırından yeni  çıkmış taze sıcak ekmek yok o saatlerde.. Yine hatırladığım kadarı ile o geceyi yaşayanlar olarak odada ben, Bener,Akın, Gürel, Alpay, Özkan ve Altay varız.

Uzatmayalım ekmek almaya kim gidecek ? kurada Lale’liye fırına gidip ekmek alma görevi benimle, Bener’de kaldı.Biz hemen kalktık, benim üstüm giyinikti, Bener Pijamasının üzerine Özkan’ın meşhur bordo renkli “Robdöşambr” ını sırtına geçirdi  ayağındaki terliklerin topuk kısmını da kaldırarak ayakkabı gibi giydi ve yola çıktık. Taa Fatih Malta’dan Aksaray’daki Laleli yokuşundaki fırına gideceğiz..Yani en az iki kilometrelik bir mesafe havadaki  Şubat  soğuğu da cabası..Şimdi,  sırf salatayla taze ekmek yemek uğruna gece yarıları göze aldığımızı, katlandıklarımızı düşündükçe rahmetli Müdürümüz Yarbay Hasan Tahsin Alpugan ‘ın hayrete düştüğü zamanlarda sık sık söylediği sözler geldi aklıma “ vay anasını ..”

Her ne ise !!  oldukça hızlı bir şekilde yürüyerek fırına ulaştık.Daha kapıya yaklaşırken  fırından yeni çıkmış ve tezgahın üzerindeki yerlerini almış taze sıcak ekmeklerin kokusu ciğerlerimizi deldi.Kapıdan içeri girdik!! Önümüzde, hamamlardaki göbek taşını andıran mermerden, hafif yüksekçe , üstü o anda ustanın fırın ocağından kürekle çıkarıp çıkarıp fırlattığı ekmeklerle dolu bir set var..

İçeri kısımda yan taraftaki ödeme alınan çekmeceli, tablalı bir etajerin   arkasında sandalyede oturan bir adam daha var.. Bener kalın sesi ile “Selamün aleyküm , kolay gelsin” dedi.Adamlar “ Aleyküm selam” dediklerinde şivelerinden laz oldukları anlaşıldı. zaten sarkık uzun burunlarıda ayrıca adamları ele veriyordu.

Bener direkt etajere yöneldi elinde hazırladığı bozuk paraları etajerin üzerine bıraktı ve sandalyedeki laza “ Altı ekmek!” dedi . Adam önüne konan paralara baktı sonra hala kürekle ekmek çıkaran laza “Ula ekmek istiyler daa” diye seslendi.Anlaşılan  seslenen adam fırının işçisi değil bir misafirdi !!Ben kapıya yakın kaldığım yerden  Bener olduğu yerden bakışlarımızı ustaya çevirdik.Adam küreği bıraktı alnındaki terleri kolu ile şöyle bir sildi ve Bener’e bakarak “Satiş yok kardaşum gece satiş yapmayruz” demez mi !! Arkasından devamla arkadaşına dönerek “ Ver parasinu keriye” diye ekledi.Adam da etajerin üstünden  almış olduğu paraları  Bener’e uzattı. Bener paraları alıp yanıma geldi ve ustaya dönerek “ Niye yasak hemşerim, biz daha evvel de gelip alıyorduk” dedi. Usta alnındaki teri koluyla tekrar silerek biraz da sesini yumuşatıp “ Bak kardaşum patron yasak etti daa anlamaymisun gece satiş yoook” dedi ve küreği alıp tekrar ocağın içinden ekmek çıkarmak için arkasını bize döndü. Aynı anda Bener’le bakıştık, Bener elindeki bozuk paraları setin üstüne fırlattı ve setin üzerinde bize yakın duran ekmekler daldı ben de daldım üç ekmek kaptım hemen arkamızdaki kapıdan Ordu Caddesine fırladık.Kucağımızda sıcacık ekmeklerle yokuş aşağı Aksaray Meydanına doğru koşuyoruz. Allahtan cadde tenha …

Önümden koşan Bener’in ayağındaki terliklerden biri ayağından fırladı ama kimin umurunda .. Kaçmaya devam ettik sağ taraftaki Laleli Camiiini geçince soluklandık, hayli yukarıda kalan fırına doğru arkamızdan gelen var mı diye baktık  ama kimseyi göremedik, rahatlamıştık. Ekmeklerimizi saydık toplam altı ekmek kaçırmışız.

Yalnız Bener’in terliğini geriye dönüp aldık mı almadık mı şimdi hatırlamadım.Altmış yıl olmuş …Sonra yurda altı sıcak  ekmekle varış… Merakla bekleşenlere hikayeyi naklediş ve “zeytin salatamıza” yumuluş mutluluğuna kavuşma !!!!

Hey gidi günler heyyy !!!

BÖLÜM: 8

PANİYA             

 

Yurt yaşamımızdaki renkli ve hareketli günlerimizden  biri daha sona ermiş gün geceye dönüşmüş yine yatma zamanı gelip çatmıştı.Ben , Gürel ve Alpay üstümüzde pijamalarımız omuzlarımızda havlular, elimizde diş fırçalarımız ve diş macunu tüplerimizle üst kattaki küçük odamızdan çıktık, merdivenleri indik bahçedeki büyük lavaboya vasıl olduk. Yataklara gitmeden önceki mutad temizlik için yan yana sıralı, üstleri aynalı  muslukların karşısındayız.Gürel’İn yüzünde ve alnında bir türlü kurutamadığı sivilceleri var ve bakacağı bir ayna bulduğunda anında karşısına geçer sivilcelerini teker teker yolmaya başlar, bizler de onu öyle yakaladığımızda fırsatı kaçırmaz ellerini, alnını , başını tokatlamaya başlarız.Yine öyle oldu Gürel hemen sivilce yolmaya başladı ve yanındaki Elmacı’dan ilk tokatı yedi, korunmaya çalıştı ellerini yüzünden çekti geriye doğru kaçtı. Elmacı eli havada “Lan  Kel patlatırım haa !!” diyerek ona doğru  hamle yaptı.Gürel Alpay’la  itişip, yüzünü gözünü savunmaya çalışırken, boşluğunu yakaladım ve Kel’in kafasına bir şaplak ta ben patlattım. Gürel bu defa beni kovalamaya çalıştı. Gülüştük ve tekrar aynalarımızın karşısına geçtik.

Diş macunu tüpleri pijama ceplerinden çıkarıldı , Gürel’ de ve Alpay’ da  Radyolin marka macunlar var, zatan piyasada bilinen ve hemen hemen herkesin kullandığı diş macunu bu marka.Fakat ne tesadüftür ki o günün sabahında Baba İsfendiyar, arkadaşının eczanaesinden henüz piyasaya yeni dağıtılmış İPANA marka bir tüp diş macununu tanıtımı için getirmiş, ben macunu görüp israrla bana vermesini isteyince dayanamayıp İPANA yı bana vermişti.

Özetle ,ben cebimden farklı renkte ve ebatta bir tüp şeklindeki İPANA yı çıkardım.O sırada dişlerini fırçalamaya başlamış olan Gürel elimdeki farklı biçimdeki tüpü fark etti. Ben daha tüpü açmadan bana    “O ne lan güzellik kremi almışsın bakıyorum “  diyerek  tüpe doğru hamlede bulundu. Ben elimi geri çekerken aklıma geleni söyledim “ Güzellik için değil oğlum !! sivilce çıkmasını önlüyor ! yeni çıkmış !!”

Kelin gözleri parladı “ Sahi mi lan !! adı ne  nereden aldın versene biraz süreyim ” demeye başladı.  Elmacı yandan elimdeki tüpe bir göz attı ve benim ne yapmak istediğimi farketti, baktım çaktımadan pis pis  gülümsüyor. Gürel’in aklı benim elimdeki sivilce geçiren ilaçta !!Tekrar sordu “ Adı ne?” ben de  PANİYA  dedim o anda aklıma aniden o geldi.Gürel  “ Paniya mı ? nereden aldın “ diye sorunca Ben “ Eczaneden Baba İsfendiyar getirdi” dedim. Gürel “ Yapma Yaa , söyle de bana da getirsin” diye talepte bulundu.Ben hemen İpana tüpünü açtım ve Gürel’in eline uzatıp avucuna yeterince sıkarak “ Al bir sür de beğenirsen yarın kendisinden isteriz” dedim.Gürel önce İpanayı burnuna götürüp itinayla kokladı ve kokusu güzel dedi ve diğer eli ile azar azar alarak aynanın karşısındaa bütün yüzünü ve alnını İpanayla bir güzel sıvazladı.

Ertesi sabah lavaboya inerken, Gürel bana “Paniya’nın sivilcelerine çok iyi geldiğini ve İsfendiyar’ı bulup sipariş vereceğini keyifli keyifli anlattı durdu.

Akşamüstü Gürel’le karşılaştığımda hışımla üstüme “ Ulan Deve “  diye gelişinden anladım ki Kel, İsfendiyar ‘la görüşmüş ve işletildiğini öğrenmiş.Olanları daha sonra Baba İsfendiyar’dan öğrendik. Kel, Baba’ya bana getirdiği Paniya marka sivilce kreminden kendisine de getirmesini istemiş. Baba, önce Kel’in ne istediğini anlamamış Paniya diye bir krem markasını hiç duymadığını falan söylemiş.Kel, İpana tüpünün şekline rengini ve kremi benden aldığını açıklayınca,  Baba olayı çözmüş  ve Kel’ e işletilmiş olduğunu, yüzüne sürdüğü şeyin ilaç olmayıp İpana adında yeni bir diş macunu olduğunu söyleyince Gürel’in Baba’ya son söyledikleri şu olmuş “ Ama sivilcelerime çok iyi gelmişti”

BÖLÜM: 9

TONTON ERDAL  AKTULGA

Yurttaki Güzel Sanatlar Akademili arkadaşlarımızın içinde  en uykucu olan kişi o değildi desek bile her mekanda ve her pozisyonda (otururken, proje çizerken,ayakta dikililrken,vs) uyuyabildiğini kanıtlamış bir arkadaşımız Erdal.

Sanki izlemiş olduğumuz bir çizgi romandaki uykucu kahramana benzerliğinden ötürü onun adını Özkan Yalçınkaya yakıştırmıştı kendisine . TONTON..

Bir defasında gece yarısı pijama terlik kütüphaneye yolum düştüydü, tam da mühendislerin, mimarların ( yani henüz müstakbel) proje yetiştirme zamanları… Çizimlere dalmış üç dört arkadaş var. Belli ki yine sabahlayacaklar.

Masadakilerden biri Erdal. Tonton kapıya arkası dönük sandelyesinde çizdiği projenin üstüne başını koymuş uyuyor.Bu zevat bizlere tembih ederler, Aman Haa!! uyursak bizi uyandırın derlerdi.Hatta Teknik Üniversite İnşaat Fakültesi son sınıfında , Yıldırım Kayıtmaz adında bir abimiz vardı, Proje yetiştirme gecelerinde kütüphaneye hiçbir zaman pijama , terlik vaziyeti ile inmezdi  ve kütüphanede uyuya kalmazdı.Çizim yaparken uykusu gelirse hemen çizimi bırakır yukarı çıkarak yatağına gider soyunur pijamalarını giyer odasından veya salonda kimi yakalarsa önce saati sorar öğrenir ve “beni lütfen on dakika sonra uyandır” der ve yatağına girerdi.Yatağa yatması ile uyuması aynı anda gerçekleşirdi sanki.On dakika sonra kendisini uyandırana teşekkür eder , kalkar pijamalarını çıkarır, dahili kıyfetini giyer kütüphaneye inip çizimlerine devam ederdi.Sabahlara kadar devam eden çizimler nedeni ile Yıldırım abimiz böyle en azından iki üç kere yatıp kalkıp, soyunup giyinerek çizimlerine devam ederdi.Bu prensipleri kurulu bir makine düzeni içinde devam ederdi.

Tonton Erdal’ı, başı projenin üzerinde uyur vaziyette görünce oturduğu sandalyenin yanına gittim, baktım beyimiz masaya başını kolunun üstüne dayayıp yatmış mışıl mışl uyuyor.Sandalyesinin arkasına geçtim, arkalığının üstünden öne eğildim, iki taraftan kollarımı uzatıp ellerimle onu koltuklarından yakalayıp kendime doğru kaldırdım.Sırtını sandalyenin arkasına tamamen dayadıktan sonra başını da kollayarak hiç durmadan sandalyeyi  yavaş yavaş  geriye, yere  doğru  indirip arkalığı zemine yatırdım.Tonton, hiç istifini bozmadı yere gelen başını  kaldırmadan  gözünü bile açmadan yere yatık sandalyede kendisi uyur vaziyette sırtüstü başının arkası beton zeminde  öylece uyumaya devam etti.Bu arada bizi izleyen oradaki diğer arkadaşlar ortaya çıkan bu ilginç uyku biçimini görünce gülüşmeye başladılar.

Ben ne yapayım diye bakınırken hemen önümde masanın üstünde duran kesilmemiş bir limon gördüm,limonu aldım ve sandalyesinde oturur durumdayken yerde sırtüstü yatar vaziyetteki Tonton’a eğilip “ Bak sana limon getirdim , suya sık !! iç, açılırsın” diyerek göğsünün üstünde kavuşmuş vaziyetteki ellerini yavaşça   tutup ayırarak limonu sağ elinin avucuna koydum.O anda gözlerini açtı ve eline koyduğum limona şöyle bir baktıktan sonra tuttuğu limonu götürüp başının arka tarafının ,  zemine temas ettiği yere yastık gibi koyarak gözlerini kapatıp uykusuna kaldığı yerden  devam etti. Ben “ Heeyy oğlum kalksana “ diye sesimi yükselterek uyandırmaya çalıştım ama nafile!!! Biraz bekledikten sonra ben tekrar “kalk” diye seslenip israr edince gözlerini tekrar aralayan Tonton’u sandalye ile birliktr yerden kaldırdım,  başını da ilk oturma pozisyonuna getirdim yerde kalan limonu da eline tutuşturdum. Birazdan Erdal uykusunu almış vaziyette çizimine dönmüştü. ..

Heyy gidi günler Heyyy !!!

BÖLÜM:10

WELLCOME TO TEXAS

Öykünün ismini niçin böyle koyduğumu, okuduklarınızın sonunda gülümseyince  farzedin anlayacaksınız.Şimdi farzedin ki Beyoğlu’nda Atlas Sinemasındasınız ve bir kovboy filmi seyrediyorsunuz. Baş rolde John Wayne var kötü adam da yılan bakışlı Lee Van Cliff. Kasabanın meyhanesindeler, Lee Van Cliff kapıdan girmiş , John Wayne sırtını bar tezgahına vermiş karşılıklı duruyorlar.Eller iki yanlarındaki tabancaları çekmeye hazır. Müşteriler her biri, bir köşeye sinmiş, barmen tezgahın arkasında, sadece kel başının üstü ve endişe ile bakan gözleri görünüyor.Ortalıkta tıs yok.

Silahşörler gözlerini kırpmadan bakışarak konuşmakta;

  • Lee Van Cliff : Hey men look at me !!

  • John Wayne : What is your name,

  • Lee Van Cliff : My name is Jack,

  • John Wayne : Which Jack ?

  • Lee Van Cliff : Snake Jack !

  • John Wayne : Where is the money?

  • Lee Van Cliff : What money ?

Bu konuşmanın sonunda John Wayne  ağır bir küfür eder ve grav.. grav .. diye  tabancalar konuşur, Lee Van Cliff yere yığılır, Johm Wayne tabancasının namlusundaki dumanı üfler ve fiyakalı bir şekilde tabancasını parmağında birkaç tur attırarak cuk diye kılıfına yerleştirir.

Şimdi yurttaki baraka kütüphaneye dönelim.Kapı girişindeki sandalyelerde Granada Oktay, bize yabancı iki misafiri ile sohbet etmekte,içeri kısma  doğru beş altı metrelik mesafede yan yana bitiştirilmiş küçük masalar tek bir masa görünümünde bir bar tezgahını andırıyor diyebiliriz. ya da bizim barın tezgahı da bu olsun..

Ben, Özgün, Güven, Bener, Erdal, Alpay,Reis Erdil  uzun masa etrafındaki sandalyelerde yayılmışız..Kimimiz bir şeyler yazıp çizmekle meşgul, bir kaçımız da aramızda laflıyoruz.Nasılsa kimden çıktığını hatırlayamadığım “Karamsar”  ve “ Kötümser” kelimeleri ile ilgili hararetli ve yüksek sesli bir atışmanın Granada Oktay ile Reis Erdil arasında sürdürüldüğünü nihayet farkedebilince aramızdaki konuşmaları kestik ve onları dinlemeye başladık.

  • Reis Erdil özetle diyor ki : Kardeşcağızım, Karamsarla , kötümser sözcüklerinin anlamları aynı değildir,aralarında nüans farkı vardır, karamsar kişi kötümser kişiden biraz daha iyimserdir,kötümser kişi için ise sonuç kesin olarak olumsuzdur, hiç ümit kalmamıştır.

  • Granada Oktay : Bu iki sözcüğün aynı anlama geldiğini kendince çeşitli örnekler vererek ispatlama çabası içinde.

Birden iki taraf birbirlerini dinlemeden aynı anda bağırışmaya başladı.Bizler ne oluyor derken Granada Oktay ( Lee Van Cliff) oturduğu yerden ayağa fırladı etrafındaki boş sandalyeleri sağlı  sollu savurarak ağır ağır, kabara kabara, yaylanarak Reis’e doğru ilerlemeye başladı . Granada hem yürüyor hemde konuşuyor “ Bana bak , fazla konuşma !! karamsarla kötümser aynı anlama gelir .. Aksini iddia etmek ib… liktir.”  Lee Van Cliff ( Granada) yürüyüşe geçince bizim taraftaki yani Reis ( John Wayne) de oturduğu sandalyeden ayaklandı ve “ O dediğin sensin kardeşcağızım!! o dediğin sensin !! “ diye bağırarak Granada’ya doğru hamle yaptı.Bizler hemen araya girdik , tarafları yerlerine oturttuk Ortalığı yatıştırdık.Biz aramızda kıs kıs gülerken o gün orada olupta olayı seyredenlerin çoğunun benim gibi en başta bahsettiğim kovboy filmindeki bar sahnesini anımsamış olduklarından hiç şüphem yok diyerek, zaman zaman incir  çekirdeğini doldurmayacak olan nedenlerden dolayı münakaşalarında  çıkmış olduğu yurdumuzdaki bu öykümüzü  de böyle noktalıyorum.

Heyy gidi günler heyyy !!

BÖLÜM: 11

DÜDÜKLÜ BALON

O gün yine hava güzel, Amca Güven ile karar verdik , Beyoğlu’na  çıkıp sinemaya gideceğiz.Üniversite öğrencilerine verilen ve Şebeke olarak tanımlanan kimlik kartı olan üniversite öğrencileri için sinema biletleri indirimli, fiyat daha ucuz. Otobüs ve tramvaylar da da ucuza seyahat ediyoruz. Yatıp kalkmak, yemek içmek yani kısaca yurtta kalmak henüz ücretsiz.Özetle evden gelen harçlıklarla sanat faaliyetleri için ( sinema, tiyatro,konser ,sergi vs ) bol bol harcamalar yapabiliyoruz.O yıllarda zaten bu tür faaliyetler adeta şahlanmış durumda.İstanbul’da onlarca özel ve devlet tiyatroları, yüzlerce sinema salonları seyircilerle dolup taşıyor.Sanata ve sanatçılara ilgi ve saygı duyan değer veren büyük bir öğrenci ve  halk kitlesi bütün bu salonları doldururken adeta birbiri ile yarışıyor.Bazı önemli gösterimlere günlerce öncesinden bilet almamışsan oyunu veya filmi kaçırmışsın, tekrarı için sezon sonunu beklemek zorunda kalıyorsun.

Amcayla, yurttan Saraçhaneye kadar yürüdük, oradan geçen Aksaray – Taksim otobüsüne bindik Beyoğlu’na çıktık.Saat henüz erken ama iyi yerden koltuk ayarlamak için  Büyük Emek Sineması ilk uğrağımız oldu. “İki onbeş seansına” iki bilet aldık. Sonra İstiklal Caddesinin alışılmış kalabalığına ayak uydurduk, zaman doldurmak için cadde de turluyoruz.Ağa cami Sokağının köşesinde bir baloncu, şişirme deliğine küçük kamıştan bir düdük takılmış balonlardan satıyor. Balonu, küçük kamış parçasının bağlı olduğu ağız kısmından iyice şişirdikten sonra havası kaçmasın diye parmağı ile kamışın deliğine bastırıyor, sonra kolunu iyice havaya kaldırıp elindeki balonu havaya fırlattığında balonun serbest kalan ağzındaki kamıştan hızla boşalan hava kamış düdüğü öttürüyor ve etrafa yüksek perdeden dehşet sevimsiz bir “zooortt” sesi yayılıyor.Balon içindeki hava tamamen boşalana kadar bu zortlama devam ediyor ve sonunda havası biten balon yere düştüğünde sesi de kesiliyor.Ben dönerek havada taklalar atan balonu görür görmez hayalimde hemen yurtta bu gece yarısı odalarında uyuyan İzmir’lilerin Zooorttt sesi ile yataklarından deli gibi fırladıkları anın görüntüsünü canlandırıveriyorum ve baloncuya yaklaşıyorum.İzmir’liler takımının bir elemanı olan Güven’in ne yaptığıma anlam vermeye çalıştığı bakışları altında balonumu satın alıyorum. Hemen şişirip düdüğün sağlamlığını test ediyorum. Sonra yan yana Taksim’e doğru tekrar yürümeye başlıyoruz.Daha ilk adımlarımızı atarken beni gayet iyi tanıyan Amca elimdeki sönük balonu işaret ederek “ ulan Doğan yine neler düşünerek aldın bunu “ diye sormadam edemedi.O arada ben balonu ağzıma götürüp iyice şişirdim ve balonu elimde öttürüverdim.Tam o anda yakınımızda yürümekte olan bir iki kişi boş bulunup havaya sıçradı, aynı anda Amca elimdeki balona saldırdı.Ben balonu kurtarmak için elimi çektim ve olan oldu, patlayan balon amcanın elinde kamış düdükte benim elimde kaldı. Bir an bakıştık, Amca memnun sırıtırken ben elimdeki kamışa üfledim. Yine zooortt diye öttü kamış, yolda yürüyen bir iki kişi yine hopladı. Amca elime tekrar saldırdı ama bu defa düdüğü kaptırmadan cebime attım, tamam tamam dedim yürümeye başladık.

Filmin başlamasına on dakika kala sinema salonuna girmiş koltuklarımıza yerleşmiştik. Seyredeceğimiz alt yazılı Fransız filmi hakkında laflıyorduk. Salon tamamen doluydu. Film hakkında kesin olarak bildiğimiz tek şey filmin bir komedi filmi olduğu idi.Oyuncuları pek tanınmış isimler değildi.

Nihayet film başladı, olaylar akıp gidiyor, efendim koskoca lüks bir konakta kalabalık , aşçılı, uşaklı geniş bir aile ortamında yakışıklı bir genç adam ve güzel genç bir kız öpüşebilmek için koca konağın içinde kendilerine boş bir mekan arayışını sürdürmekteler. Tam bir tenha yer buluyorlar öpüşecekleri anda bir nedenle birisi ortaya çıkıyor ve bir türlü öpüşemiyorlar.Biz de diğer seyirciler gibi onlar öpüşemedikçe “Aaaa,Ooooo”!! çekip homurdanıyoruz.Film nerede ise bitmek üzere seyirci tilt olmuş durumda bir öpüşme beklemekte, derken o fırsat  birden bire ortaya çıktı, oğlanla kız burun buruna iyice birbirlerine sokuldular. Salonda çıt yok sinek uçsa duyulacak. O anda sağ elim ceketimin sağ cebindeki kamış düdüğü buldu çıkardı, düdüğü dudaklarımın arasına yerleştirdim ve gençlerin dudakları birleştiği aynı anda karanlık salonda “ Zooorrttt” sesi ortalığı inletti.Hemen önümüzde oturan iki bayan koltuklarından sıçradılar ve o anda bütün salonu müthiş bir kahkaha fırtınası sardı. Herkes kahkaha ile gülüyordu. Ben düdüğü hemen oturduğum koltuğun altına bıraktım ve sağımdaki koltukta oturan Amca’nın kendini sıranın altına saklama gayreti içinde olduğunu gördüm.Yüzünün kırmızılığı o karanlıkta bile farkediliyordu.Salonda millet filmi seyretmeyi bırakmış karanlıkta devamlı gülüyordu.Amca koltuğun altına giremeyeceğini anladı ve beni sol tarafa sıranın başına doğru çıkışa zorlamaya başladı. İtiraz etmeden kalktım devam eden gülüşmeler içindeki karanlık salonu, arkasından da binayı terkederek ara sokaktan İstiklal Caddesine ulaştık.

Daha sonra ne oldu ? Amca bana neler yaptı? şimdi hikayeyi anlatırken hiçbir şey hatırlamıyorum ama Amca’nın bana  çok kızmış olduğunu ifade edebilirim.

Az buz değil aradan altmış iki yıl geçmiş Amca’nın neler söylediğini nasıl hatırlayayım…

Hey gidi günler heyyy !!!

BÖLÜM :12

CAPSOLİN

Bu hikayeyi anlatırken aklıma bir Nasrettin Hoca fıkrası geldi.Bilirsiniz, Nastettin Hocanın eşeği Karakaçan hızlı gitsin diye bir dostunun tavsiyesi üzerine Karakaçanın kıçına nişadır sürer. Kıçı fena yanan eşek birden fırlar ve koşmaya başlar, Hoca şaşkın bakar eşeğe yetişemiyor bir parça nişadır da kendine sürer ama poposu  öyle bir yanar ki o da jet gibi fırlar, yolda eşeğini bile geçer. Sonuçta nişadırın tesiri geçinceye kadar bu koşu devam eder.

Gelelim öykümüze, İstanbul’un karlı bir kış günündeyiz. Dışarda yerlerde en az yirmi santim kalınlığnda kar var.Pencereden cami avlusuna bakınca sağ dipteki Reşadiye Caddesine açılan taştan kemerli çıkışa kadar cami ve bitişiğindeki hazirenin duvarı boyunca yüz metrelik taş zemin tamamen karla kaplı.Sabahın saat 10.00 u civarı ve yurdun üst katındaki “mehtercilerin” yani bizim takımın kaldığı küçük sıcacık odamızda yatağıma uzanmış gazete okumaktayım.Kapı açıldı ve pijamalı vaziyette, boynu havlu ile sarılı Amca Güven öksürerek içeri girdi. Yüzü allak bullak, burnunu çekip duruyor , fena halde nezle olmuş.Amca benim ranzaya doğru gelirken arkasından, Selami Gözenç , haydi Amca fazla oyalanma diye seslenerek odaya girdi.Onun da burnu kıpkırmızı gözleri sulanmış , o da burnunu çekip duruyor.

Amca Güven , geçmiş gün benimle birşeyler konuşuyordu. Selami sabırsızlandı haydi be Amca, haydi diye terslendi. Ben Selami’ye baktım “Geçmiş olsun beyler hayrola, nereye gidiyorsunuz “  diye sordum.Selami burnunu çekerek kızgın kızgın Amca’yı göstererek “ Beyefendi daha hazırlanacak , biz de eczaneye gideceğiz” der demez, beynimdeki hinlik ampulü şak diye yandı. Rakip İzmir’liler takımının bu iki futbolcusuna bir “iyilikte”  bulunmak fırsatı elime geçmişti, bunu kaçırmak ta bana hiç yakışmazdı doğrusu.Yatakta doğruldum oturdum “ Bir dakika dinleyin ! Baba İsfendiyer’ın bana getirdiği ilaç var, hiç dışarı çıkmayın “ derken ranzadan atladım terlikleri ayağıma geçirdim eşya dolabına gittim.İzmir’liler merakla durdular ve dolaptan çıkaracağım ilaca odaklandılar. Ben dolaptan kırmızı renkli “Capsolin”tüpünü çıkardım, döndüm onlara göstererek “ İki gün kullandım nezle falan kalmadı ! parmağınızla krem gibi burunlarınızın içine sürülüyor” derken tüpün kapağını açtım ve tüpü “Bak kokla” diyerek Amca’ya uzattım.  Amca tüpü aldı ve keskin okaliptüs kokulu jel kıvamındaki Capsolini ihtiyatla kokladı.Sonra tüpün ucundaki ince yazıları okumaya çalışırken Selami tüpü Amca’nın elinden kaptı önce kokladı sonra o da tüpü elinde  evirip çevirip tüpün .çeriği hakkında aydınlatıcı bir yazı aramaya başladı.Ben tekrar devreye girdim “ Bak, serçe parmağının ucu ile biraz al burnunun içini iyice sıvazla ! bir on dakika geçsin burnunun akması duracak!! “ dedim .Amca ile Selami bakıştılar , Amca Selami’nin elinden tüpü aldı ,sağ elinin serçe parmağının ucuna sıktığı nohut büyüklüğündeki renksiz jeli, parmağını burnuna sokarak iç kısmın çeperlerine iyice sürdü.Burnundan bir iki nefes aldı tüpü Selami’ye uzattı. Selami de konuşmadan tüpü aldı ve Capsolinle burnunun içini bir güzel sıvazladı.O da keskin kokuyu bir iki kez içine çekti. Ben tüpü Selami’den alırken Amca’nın aklına sanki bir şüühe düşmüş gibi gözlerini bana dikerek “Ulan Deve” diye söz başlıyordu ki “ Haydi geçmiş olsun ! yallah yallah !!” diyerek nazikçe ve şefkatlice oda kapısına doğru yönlendirdim.Kapıdan çıkarlarken karşı köşedeki odalarının kapısını işaret ederek “Şimdi istirahat etmeye bakın , Haydi geçmiş olsun” demeyi de ihmal etmedim.

Yatağıma dönerken içimden şimdi ne olacak acaba diye geçirip muzip muzip gülümsedim.Çünkü neler olacağının gerçekten bilmiyordum.Zira Capsolin aslında sporcuların soğuk havalardaki antrenmanlarında çalışma öncesi özellikle bacak adelesini ısıtarak yumuşatmak için haricen kullandıkları  bir jeldi.Ama burun içi mukoza tabakası gibi nazik satıhlarda ne gibi bir etki göstereceğini önceden kestirmek mümkün değildi.Gerçi sonucu öğrenmek için fazla beklemem gerekmedi.Oda kapım hızla açıldı Amca içeriye ağız dolusu çok nazik !iltifatlar sıralayarak gözlerinden yaşlar burnundan sular akarak daldı.”Ulan Deve ! ulan Deve!” diyerek homurdanıyor ve elindeki katlanmış gazete ile de devamlı gözünü yelpazeliyordu.Acele ile yataktan indim, kolundan tutarak “ Oğlum fazla sürmüşsün sen ! , çabuk yıkamak lazım .. yürü yürü “ diye çekip salondaki küçük lavaboya soktum. Ben” Çabuk !! yıka yıka !! haydi bol bol burnunun içini yıka” dedikçe Amca söylediklerime koşulsuz itaat ediyor  ve buz gibi soğuk su ile burnunu yüzünü yıkamaya çalışıyordu.

Çok geçmeden Selami de yanımıza geldi. O da aynı durumda, yani benim için manzara harika !! Onlar buz gibi suları yüzlerine çarptıkça ben sadistçe için için gülüyorum.Bu arada bana sayıştırdıkları iltifatlara!!  da cevap vermiyorum..

Ama nafile soğuk sular bu yangına çare olamıyor.Tek işe yarayan gazeteden yelpazelerle yüzleri yelpazelemek.Fakat o da elle yapıldığı için rüzgarı yeterli şiddette olamıyor . Çare ??

Amca ve Selami odalarına gidip eşofmanlarını giydiler havlularını boyunlarına sardılar, ayaklarına kramponlu futbol ayakkabılarını geçirdiler ve aşağı inip yurttan çıktılar.Sanırım  ayakları karda, buzda kaymasın diye  futbol ayakkabılarını giymişlerdi..Yurdun önünden taaa avlunun sonundaki sağ çıkışa kadar karla kaplı taşlık zeminde yüz metre boyunca yan yana koşmaya başladılar. Bir gidiyorlar yüz metre , dönüyorlar bir yüz metre daha koşuyorlar..Yüzlerine koşarken hızla vuran soğuk hava burunlarının içindeki yanmayı kesen tek ilaç olduğu için gariplerim hem durmaksızın koşmak, üstelik te hızlı koşmak zorundalar…Sonuçta en azından toplamda  bir beş bin metre engelsiz koşudan sonra İzmir’liler yurda dönebildiler.Hadi Amca için yüzünün kıpkırmızı durumu normaldir, olağandır diyelim. Zira Amca’nın yanında kazara biri küfretse yüzü zaten kızarır  da !!   maşallah  kuru bamya Selami’nin bile yanakları al al olmuş, kan ter içindeler ve nefes alıp verdikçe ağızlarından burunlarından buharlar çıkıyor.

İşin en ilginç yanı ise ikisinde de nezleden eser kalmaması  oldu.Ne burun akması ne göz yaşarması ne de burunlarında yanma kalmamıştı.

Sayemde rahat rahat nefes almaya başladılar sonunda,  artık Capsolini hiç unutmazlar…

Heyyy  gidi günler  heyyy !!

BÖLÜM:13

KISA KISA ÖYKÜLER AGA NAZIM (NAZIM AKINCI)

O yıllarda Nazım Agamız her ne kadar bizlerden altı yedi yaş büyük idi ise de yine de yirmi beş yirmi altı yaşlarında ve sima itibari ile aktör Sadri Alışık’a ya da Turhan Seyfioğluna benzeyen özetle yakışıklı bir ağabeydi. Onun genel kültürü, medeni cesareti her ortamda yani en süflisinden en elitine kadar içinde bulunduğu topluluğa derhal uyum sağlayabilme yeteneği , etrafındaki bizlere çoğu kez yol gösterici olmuştur.Ama günlük yaşamda onun uygulamalarda sergilediği cüretkarlığı bizler hiçbir zaman göze alamadık doğrusu.

Aga Nazım yurttaki Mehterciler takımının da yaşı dolayısı ile lideri idi.Fakat O kendisini hiç ağabey olarak görmedi, zaten  bizler de ona hep Aga yada Aga Nazım dedik. Hiç Nazım Abi demedik.Aga Nazım’ın ayrıca bir de “ Baba Hindi” lakabı vardı.Çok ilginçtir Aga Nazım ne zaman bir arbedenin ya da itiş kakışlı bir şakanın veya kavganın içinde kalsa hiçbir yerine bir şey olmaz fakat muhakkak dudağı patlar ya da şişerdi.Aga Nazım fanatik bir muhalifti ve hangi ortamda bulunursa bulunsun muhalafetini alenen korkusuzca dile  getirmekten hiç çekinmezdi.

     Bir yaz akşamıydı, saat akşamın dokuz dokuz buçuk suları … Yurt binamız ışıklar içinde bütün pencereler kapılar açık, üst katta kendi havasında.. Cami avlusundan da bir takım sesler içeriye aksediyor.Camiye yandan bakan küçük odadan  Metin Bilbil (Arap Metin ) ki kendisi tıpta okur ve diğer lakabı da “Deli Doktor” dur, bizim odaya daldı “ Koşun sokaktan Aga’nın  bağırtılı sesi geliyor” dedi, ve bizi beklemeden koştu merdivenlerden paldır küldür inerken de hala “koşun” diye bağırıyordu. Bizim oda da o sırada Yalçın Osma, ben Gürel Üstün,Altay Çaylant ve Erkan Harar  pijamalarımızın içinde her zamanki gibi ondan bundan laflıyorduk. Hepimiz o hallerimizle terlik ayakkabı ayağına bulduğunu geçiren dışarı fırladı.

Bizden önce avluya çıkmış olanlar ki öndeki Deli Metin, Aganın koluna girmişti bile ve yurt kapısına doğru geliyorlardı.Bu arada Metin “ Aga sana ne oldu !  bunu sana kim yaptı “ diye  bağıra bağıra felaket tellallığı yaparken, Aga Nazım  ‘da elini kolunu yurttan yana sallayarak “ Ulan beni dövüyorlar ! siz burada yatıyorsunuz .. İb… ler kalkın ulaann”  diye cami avlusunu inletiyor.Bizim oda avluya çıktığında benim gözüm  bağırmaya devam eden Aga Nazım’ın ağzına takıldı, evet yanılmamıştım, Aga Nazım’ın üst dudağı sol tarafından , avlunun alaca karanlığında bile farkedilecek derecede şişmiş halde idi.. istemesem de içimden gülmek geldi..

Nihayet mücahidimiz Gazi Aga Nazım’ımızla  birlikte üst salona geldik.Olayı duyan yanımıza geliyor ve Aga’ya geçmiş olsun diyor fakat yanımızdan ayrılmıyor.Herkes merakla olayın ne olduğunu öğrenmek için sakinleştirmeye çalıştığımız, oldukça sarhoş durumdaki Aga’nın kendine gelmesini ve olayı anlatmasını bekliyor.

Nihayet Aga konuştu.Anlattığına göre ( Saraçhane’deki alt geçit açılmadan önceki yıllardayız) evet Aga’nın  anlattığına göre Aga akşam üstü saat yedi civarından Saraçhane’deki küçük meyhanelerden birine girmiş, yalnız başına bir hayli demlenmiş, derken bir şekilde veya bir sebepten duvarda asılı duran devrin Cumhurbaşkanının portresini farketmiş ,o kafa ve  malum muhalifliği  depreşmiş meyhanenin içinde uluorta meyhaneciye seslenerek “İndir ulan şu papazın resmini  oradan”  diye ayağa kalkmış. Sağdan soldan laf edenler olmuş , münakaşa büyümüş bu arada meyhaneci bir yerleri aramış olsa gerek meyhaneye gelen iki belediye zabıta memuru Aga’yı meyhaneden çıkarıp hemen yakındaki Fatih Kaymakamlık binasına sokmuşlar ve orada hırpalamışlar.Biz hikayeyi öğrenene kadar saat gecenin on birini bulmuştu.Olayı kalabalığa anlatmaktan iyice yorulan Aga uyuklamaya başladı. Onu götürüp yatağına yatırdık. Salona döndük, salonda hala yirmi yirmi beş arkadaş olayla ilgili yorumlar yapıyor ve hemen herkes öfkeli…

Oza Yalçın elindeki sigaradan bir nefes çekti ve elini sallayarak “ Yürüyün gidiyoruz” dedi.Deli Metin hemen atıldı  “ Gidiyoruz ulan   hadi hadi  giyinin hadi hadi “ diyerek  salondakileri harekete geçirirken  “ Nereye gidiyoruz” diye bağıran birkaç kişinin sesi duyuldu. O arada Oza Yalçın bağırarak  “Kaymakamlığı basacağız haydi haydi” dedi. On dakika sonrasında yurdun alttaki büyük çıkış  kapısının önünden pijamalı ya da giyinik , terlikli ya da ayakkabılı otuz beş kırk kişilik arkadaşımız ve  de dört resmi asker giysileri içindeki görevli erlerimiz yürüyüşe geçtik.Bize  iki yüz  üç yüz metre uzaklıktaki Fatih  Parkının önündeki  Kaymakamlık Binasına gittik.O saatte bizleri bir gece bekçisi karşıladı. Çok şaşırmıştı, O kimsayi görmemişti.Oza Yalçın iyi bir nutuk çekti sonra efendim kazasız belasız yurda döndük …

    Heyy gidi günler heyyy !!

BÖLÜM: 14

KISA KISA ÖYKÜLER ANACIĞIM ÖZGÜN ( ÖZGÜN DUMRUL)

Öyküye hemen Anacığım’dan başlayarak gireyim.Özgün’le yurtta hangi saatte ve hangi yartakhanede   karşılaşssam beni görür görmez kendini en yakın ranzadaki alt yatağa yüzükoyun bırakır ve gevrek ve uysal bir ses tonu ile seslenir “ Anacığım beni biraz ezsene” !!  Özetle benim  iyi masaj yaptığımı bir şekilde keşfettiğinden bu yana bana  kendini  ezdirmeden beni bırakmaz.Kendisi İzmir’liler takımının “Alfa” figürüdür. Kardeşi Amca Güven,Kazma veya Alex Tuncer Doğanay, Çingene Erol Binışık,ve aslında İzmirl’li olmadığı halde önce üstte sıraladığım isimleri bariton sesiyle saydıktan sonra “ … ve biz İzmir’liler basmış mıyız “ diye bağırmasıyla ünlü Vasfi Sunna arkadaşımız İzmir’liler takımının diğer elemanlarıdır.Anacığım Özgün, Eskrim Milli Takımımızın o yıllardaki kadrosunun yakışıklılarından biridir.İyi de satranç oynar.Uğraşlarında her zaman hırslı ve iddialıdır.Bir keresinde satranç ta bana kazara yenildi, Ehh !! elime düştü , beni rövanşa zorladıkça ben işi erteleyerek bir süre eziyet ettikten sonra oyuna razı oldum. Zaten bir çoban matı ile 3 dakikada işimi bitirdi. Bir daha da benimle satranç oynamadı.

Bir Kurban Bayramı günlerinde idik. O yıllada şimdiki gibi aradığın her sebzeyi,her meyveyi her mevsimde bulamazdın. Domatesin de ,portakalın da , elmanın, armudun da bir zamanı olurdu.Zamanı geçmişse aradığın nesneye İstanbul’da da olsan kavuşman adeta imkansızdı.

Bayram nedeni ile memleketlerine gitmemiş olan arkadaşlarla yurttayız.Bayram o yılın sıcak günlerinde geçiyordu, fakat sıcak günler ilkbahardan yaza geçiş günlerindemi idi, yoksa yazdan  sonbahara uzanan son sıcak günler mi idi bilemiyorum.Üst salonda bazı arkadaşlarla konuşmaktayız. Özgün salon kapısından içeri adımını attı. Göz göze geldik yorgun ve biraz da kızgın halde bana doğru gelirken “ Ulan anasını satayım” dedi ve oturduğum sandalyenin başına dikildi, devam etti “ Koskoca İstanbul’da muz bulamadım”

İster istemez “ .. oraya baktımı .. yoksa şuraya bakmadı mı .. oraya da baksaydın bari “ gibi  konuşmalar yapıldı ve son olarak Özgün’e bir de Fatih Çarşısındaki büyük manava gitmesi hatırlatıldı.Zira Özgün henüz oraya uğramamıştı.Gözleri parladı ve yaylanarak durduğu yerde yarım yan döndü sol ayağını yarım adım geri atarken sağ elindeki kılıçı karşısındaki rakibe doğrultur gibi kolunu bana doğru uzattı ( klasik eskrim hamle pozisyonu) sonra doğruldu  ve eyvallah dedi döndü merddivenlerden indi gitti..

Aradan yarım saat kırk dakika kadar geçmişti ki Özgün salon kapısından tekrar girdi elindeki küçük paketle  bize yanaştı ve paketin ambalajını açtı “Al sana muz “ dedi , elindeki muz likörü şişesini bana uzattı.. Muz yiyememiştik ama muz likörünü içmiştik. !!!

Hey gidi günler heyyy !!!

BÖLÜM: 15

BUGÜN 27 MAYIS

Bu günün tarihi yirmiyedi Mayıs İkibin Yirmi Covit-19 salgını ülkeyi sarmış durumda, ölüm korkusu nedeni ile evlerimizden dışarı çıkamıyoruz.

Bundan tam altmış yıl önce ülkeyi sarmış durumda olan “DP 1950” denen sinsi virüs nedeni ile millet yine adeta dışarı çıkamaz, özgürce konuşamaz, yazamaz halde idi.İşte tam altmış yıl önce bu gün Yirmi yedi Mayıus Bin Dokuz Yüz Altmış ‘ta  Türk Silahlı Kuvvetleri, Üniversite gençliğinin de desteği ile milleti bu virüsten kurtarmıştı.Yurt öğrencileri olarak bizler o günü MMV   Yurdunda yaşadık.27 Mayıs öncesi siyasi çekişmeler üniversitelerde yaşanan olaylar tarihçilere kalsın.Ben şimdi 27 Mayıs gününün sabahının saat beş buçuğundan itibaren yurtta olanları anlatacağım.O saatlerde yurt sakinleri bizler henüz derin uykularımızda mışıl mışıl uyuyorduk. “ Heyy !! kalkın!! uyanın İhtilal oldu !! ihtilal oldu ihtilal oldu “ diye bas bas bağıran Atakan Altuna’nın sesi ile yataklarımızdan fırladık.Salon kapısından ön balkona fırlayan Homur Malta Çarşısına doğru “İhtilal oldu İhtilal oldu radyoları açın, radyoları açın ” diye adeta feryad ediyor.Saniyeler içinde son sesine kadar açılan bitişiğimizdeki kahvehanenin radyosundan Alpaslan Türkeş’in kalın sesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Devlet Yönetimine el koyduğunu ilan etmekte.

Yurdun üst salonu, odalarından fırlamış arkadaşların sevinçle sıçrayışları ve birbirlerine sarılmalarıyla resmen sallanıyor. Alt kattakiler pijamaları ile kapının önüne fırlamışlar orada sıçrayıp bağırışmaktalar.Efendim ! özetle Homur Atakan akerdeon çalardı  bir müzik severdi Kendisinin imal ettiği karton çay kutusundan kulaklıkları  vasıtası ile ancak kendisinin dinleyebildiği basit alıcısı ile o gece yatağına uzanmış müziğini dinlerken uyuya kalmış, sabahın köründeki Alpaslan Türkeş’in kalı sesi kulaklıklarına ulaştığında önce rüya gördüğünü sanmış sonra da uyanmış. Gerisi malum..

O tarihten itibaren bütün üniversiteler tatil edilip bütün talebe yurtları kapatıldığı halde bizim yurt kapatılmadı, bütün öğrenciler memleketlerine evlerine gönderilmiş olmasına rağmen bizim yurttan kendi isteği dışında kimse bir yere gönderilmedi.Kalmak isteyenler yurtta kaldılar.Ben yurtta kalanlardandım.

Sonraki sıkıyönetim günlerinde aynı zamanda bir askeri karargah gibi hizmet vermeye başlayan yurdumuzda bir çok görevli genç subaylarla tanışma , birlikte yemek yeme, sohbet etme fırsatını bulduk.Hatta o günlerde yedek subaylığını yapmakta olan eski yurt arkadaşlarımızdan Nurdaoğan Taçalan Tank Teğmeni olarak görevli bulunduğu Balmumcu Kışlasından, Yurda biz ziyarete gelmişti.Çok gururlanmıştı. ( Işıklar içinde yatsın)

Bir süre sonra Sıkıyönetin Komutanlığı Yurtta kalan bütün arkadaşlara, hüküm süren sokağa çıkma yasağında İstanbul’da yirmi dört saat serbest dolaşma izni sağlayan fotoğraflı kimlik kartları bile verdi.

Yasaklı günlerde ve gecelerde bahçemizin yan tarafındaki iddialı futbol maçlarını gerçekleştirmiş olduğumuz küçük toprak alan ve dans yarışmaları , güreş müsabakaları bilgi yarışlmaları düzenlediğimiz binadaki üst salon vakit geçirdiğimiz ana mekanlarımız olmuştu.İzin belgelerimiz, gece geç vakitlere kadar süren şölen etkinliklerimizde, açlık hissettiğimizde sokağa çıkıp civardaki nöbetçi fırın ve dükkanlardan sıcak ekmek, sandviç, kaşar peyniri, helva gibi yiyecekler temin etmemizi sağladığı için kartlarımız çok seviyorduk.

O günlerdeki Yurt Müdürümüz P. Yarbay  Hasan Tahsin Alpugan zaman zaman etkinliklerimize poker partileri hariç seyirci olarak katılırdı.

Yine o tarihlerde ben Yurdumuzun Talebe Başkanı aynı zamanda futbol takımımızın da kaptanı idim..

Heyy gibi günler Heeyyy !!

BÖLÜM: 16

BİR FB- GS DERBİSİ

Dolmabahçedeki Stadın adı o dönemde “Dolmabahçe Stadı” idi.En fazla on bin seyirci alabiliyordu.Yani önemli bir maçı bir derbiyi  seyretmek istiyorsan gecenin saat on ikisinden yola çıkıp Dolmabahçe’ye gitmen  stad kapılarının önünde oluşturuln kuyruklardan birinde sıraya girmen ve sabah saat dokuz kadar kapıların açılmasını beklemen gerekiyordu.Maçların başlama saati olan öğleden sonra iki buçuğa kadar biletini alıp kapıdan içeri girebilmişsen şanslı sayılırdın.Zira bazen dahil olduğun kuyrukta saatlerce beklemiş  olmana rağmen senin kuyruktakilerin giriş yaptığı kapının  gişesinde bilet bitiverir ve kapı kapanırdı sen de bir kuyrukzede oluverirdin.Artık o saatten sonra stada girmenin başka bir yolunu bulmak bir mucize olmadığı takdirde imkansızdı.

O yıllarda gecenin yarısında Fatih Malta’dan yani bizim Yurttan Dolmabahçe’ye  ne dolmuş ne tramvay ne de Belediye otobüsü bulunurdu.

O gece bizler ben,Gürel Üstün,Aga Nazım ( Nazım Akıncı) , Bener Dortunç,Erol  Ulukan,Özkan Yalçınkaya ve Alpay Çığman  o gün oynanacak olan FB-GS maçına gitmek için cami avlusundan çıkıp ana caddeye indik.Aramızda tek Beşiktaşlı Bener var.Hepimiz hasta Fenerliyiz.Saraçhane’ ye gelip yolun karşı tarafına geçtik Bozdoğan Kemerine Yakın Fatih Parkının karşısında  uygun bir vasıta bekliyoruz. Bir yandan da daha şimdiden maçla ilgili yorumlar , tahminler yapıyoruz. Hepimiz staddaki muhtemel savaşa hazırlıklı, kirlenmesini göze aldığımız rahat spor kıyafetler içindeyiz, havalar da zaten sıcak.Biraz sonra Aksaray tarafından Unkapanı istikametine doğru sağdan sağdan fazla hız yapmadan gelmekte olan bir kamyonun ışıklarını gördük ve kamyonun önünü kestik.Şöför bir iki selektör yaptı korna çaldı yavaşladı ve önümüzde durdu.Adam oturduğu yerden açık camdan başını çıkarıp bize bakarken Aga Nazım iki adımda kamyona yaklaştı ve şöföre “ Ağam , iyi geceler kusura bakma seni de meşgul ettik  nereye gidiyordun” diye sordu.Şöför “ Araba  Belediyenin, Beşiktaşa gideceğim siz nereye gidiyordunuz böyle kalabalık” der demez, Nazım “ Aman gözünün yağını seveyim, biz Dolmabahçe’ye maça gidiyoruz geçerken bizi de bırakıversen” deyince kırk yaşlarında görünen şöför gülümseyerek Aga Nazım’ın arkasında toplanmış konuşmaları takip eden  bizlere şöyle bir tekrar baktı ve  “Arkaya atlayın “ dedi ve başını içeri çekti.Zaten biz “atlayın” lafını duyar duymaz yanlardan ve arkadan kamyona tırmanıverdik. Nazım Aga ile Bener şöför mahalline bindiler ve biz “tamam” diye bağırınca kamyon aniden hareket etti.Sarsıntıdan düşmemek için kasanın yan kenarlarına tutunmak zorunda kaldık.Tutunmaya çalıştığımız kasanın yüzeyinden ellerimize ıslak ıslak bir şeyler bulaştı.Elini ilk koklayan Kel Gürel “ Ulan Bok kokuyor diye bağırdı.Herkes kendi ellerini ve kasaya sürtündüğünü düşündüğü yerlerini yoklamaya başladığında anlaşıldı ki bindiğimiz kamyon Belediyenin temiz olmayan atıklarını taşıyan araçlarından biridir.

Bu arada ,kasada sürünmediğimiz bir yer kalmasın diye sağ olsun sürücümüz o saatlerde hazır boş bulduğu yollarda kamyonu adeta uçuruyor.Sonuçta sarsılmaktan içimiz dışımıza çıkmış bir vaziyette ve misler gibi çöp kokuları içinde Dolmabahçe’de çöp kamyonundan indik.Önden inenlerden Elmacı ile Gürel doğru kapalı Tribün kapılarına koştular, birer ikişer arkalarından gittik ve deniz tarafına en yakın kapının önünde yeni oluşmuş on onbeş kişilik kuyruktaki yerlerimizi aldık.Yani bu kuyruktaki en önde yer alan kişiler olarak maça girmeyi garantilemiş olduk.

Ancak bundan sonra yolun karşı tarafında kalan Dolmabahçe camii ile Dolamabahçe Sarayı avlu duvarı arasındaki saat kulesinin önündeki meydanlık yerden oradaki motor iskelesi için yapılmış merdiveni kullanarak deniz ulaştık ve sıra ile birer ikişer kuyruktan ayrılarak gidip deniz suyu ile üstümüzü başımızı olabildiğince temizledik. Gece ertesi sabaha kadar kuyruktaki muhabbetler, sabahın  erken saatlerinde stadın etrafına gelip yer tutan seyyar satıcılardan alınan sıcak simitler poğaçalar falan keyfimizi yerine getirmeye yetti. Sabah saat dokuz dolayında kapıların açılmasına yakın kuyruklar alabildiğince uzamış durumdaydı.Etrafta dolaşan kılıçlı atlı polisler artık kuyrukların arka ucuna kimseyi yaklaştırmıyorlardı.Stadın dışı insanlarla dolmuştu ve Doplmabahçe trafiği daha şimdiden iyice sıkışmıştı.Korna sesleri, satıcıların bağırtıları, kalabalığı gürültüsü ortalığı iyice sarmışken kapılar açıldı ve bizim grup tribüne erkenden girebildik.

O günlerdeki kapalı tribün  yer paylaşımı şöyle idi , Toplamda üç bin kişilk olan tribünün deniz tarafındaki köşesinde tribünün beşte birlik bir bölümü yani beşyüz altı yüz kişilik kısmı Cim Bomlarındı.Onların yanındaki bölümde Karakartallar yer alırdı. Denize uzak olan üst köşede ise Sarı kanaryalar toplanırdık.Kimse kimsenin yerine oturmazdı.Eğer mecbur kalmışta oturmuşsa kendi takımı için kesinlikle tezahürat yapamazdı.En uysal taraftarlar ortada oturan Beşiktaş taraftarları idi. En az olmalarına rağmen en bağırtıcı taraftar Galatasaraylılardı. Ve biz Fenerbahçeliler onlarla can   düşmanıydık . Yine de çok güzel günlerdi.

BÖLÜM: 17

KISA KISA ÖYKÜLER BESTEKAR SAMİ GÜNEY

Kendisi fen bilimi tahsil eden arkadaşlardandır.Muziplik yaratma konusunda kimse eline su dökemez.Alaturka meraklısıdır ve mandolinle alaturka, yani Türk sanat Müziği şarkıları besteleyen gerçek bir bestekardır.Yurttaki lakabı da zaten Bestekar Sami’dir.

Bir gün Beyazıt’taki yurdun bahçesinde küçük havuzun yanındaki banklara yayılmış güneşli sıcak günde, gölgede gevezelik yapıyoruz.Sami ile benim dışımda yanımızda oturan iki üç arkadaş daha vardı ama kimler olduklarını şimdi hatırlamıyorum.Havuz dediğim çapı iki metre sekizgen köşeli bir metre yükseklikte , ortasında fıskiye niyetine havuza su akıtan, havuz kenarlarına göre yirmibeş santim kadar daha yüksek konumda başparmak kalınlığında bir  borusu olan fakat içinde bir metre yüksekliğinde suyu hiç eksik olmayan bir havuzdu işte.

Borudan çıkıp havuza dökülen suyun şıkırtısı bile etrafındakilere bir ferahlık  tarif edilmeyen bir huzur veriyordu.Biz bir yandan havuzu seyredip bir yandan lak lak yaparken, Yüksel Boyla yanımızdan hızla geçerek yurt kapısının her daim açık geniş antresindeki alt kat tuvaletine yöneldi.Belli ki sokakta iyice sıkışmış.Boyla’yı gözleri ile takip eden Bestekarın, tam o sırada “şişşştt Boyla” diye seslice çağırmasına bile aldırmadan Boyla içeri girdi.

Aradan beş altı dakika geçmişti ki Yüksel Boyla ıslak ellerini ovuşturak ağır adımlarla dışarı çıktı ve doğrudan oturduğumuz banklara doğru yürüdü. yüzünde görmeye alışık olduğumuz o fırlama ifadeyle öne doğru  eğilip başını Sami’ye doğru uzatıp “ne var ? Bestekar Sami söyle bakalım  derdin ne imiş  “ dedi. Tabii bunları söylerken yine her zamanki gibi bitirimleri taklit eden vücut dilini de kullanarak eğilip bükülüp elini kolunu sallamayı ihmal etmedi.

Bestekar sanki önceden hazırlamış gibi konuşmaya başladı. dedi ve havuzu işaret ederek diye sordu.Yüksel havuza döndü şöyle bir hesapladı ve Sami’ye dönerek dedi ve soran gözlerle bakmaya başladı. Tabii bu ani gelişme ve konuşmalar benim de oradaki diğer arkadaşların da dikkatini çekti.Bizler de Bestekar ne diyecek diye merakla beklemeye başladık.Burada olayındaha iyi anlaşılabilmesi bakımından bazı bilgileri araya sıkıştırmalıyım.(Şöyle ki, Bestekar Sami , Yüksel Boyla’nın avantaya düşkünve para için olmadık şeyler yapmayı göze alabildiğini daha önceki yaşanmış fırlama Yüksel icraatlarından bilmeektedir.) Bu havuzdan atlama işinin altında Yüksel’in avantaya olan zaafının kullanıldığı bir Bestekar Sami muzipliği ki , olsa olsa Yüksel Boyla’nın atlarken havuza düşüp ıslanması düşüncesi yatmaktadır sanıyorum..Tekrar havuz başına dönerek anlatmaya devam edelim.Bestekar soran gözlerle cevap bekleyen Yüksel’e cebinden çıkardığı kağıt iki buçuk lirayı göstererek dedi ve parayı da benim elime tutuşturraak “diye ekledi.( 2,5 TL nin o günlere göre iyi para olduğunu belirtmeliyim). Yüksel bir Sami’ye bir benim elimdeki paraya baktı, sonra döndü bir sıçrayışta havuzun kenarına çıktı ve havuza su akıtan başparmak kalınlığındaki boruya baktı, durduğu yerde sol ayağını kaldırarak boruya doğru sanki adım atacakmış gibi uzatıp geri çekerek kendine göre göz kararı ölçümleri yaptı.

Yüksel bunları yaparken bizler havuzun kenarında sus pus kesilmiş vaziyette onu izlemekteyiz.Tam o sırada Sami birden Yüksel’e seslendi derken Yüksel sıçradı ve sol ayağını havuzun orta yerindeki demir borunun üstüne bastı.Ve o anda ayağı demir borudan kayıverdi.Artık ya Yüksel boruyu ayarlayamadığı için ya da borunun ağız kısmı yosun bağlamış ve kayganlaşmış olduğu için tatsız bir durum ortaya çıkmıştı.

Olayın en korkutucu yanı ise ayağı kaydıktan sonra havuzdaki suya yanlamasına düşerken başının sol yanının göz hizasında , sol gözünün dört beş santim arkasına rast gelen yerden ortadaki boruya çarpmış olması idi. Yüksel bir an için bir metre derinlikteki suda görünmez oldu, beş saniye kadar sonra suyun içinde yarı doğruldu ve ortadaki boruya iki eli ile sarılarak gözleri yumuk öylece kaldı.Yıldırım hızıyla gelişen olayların ancak bu noktasında olaya müdahale eden bizler Yüksel’i kollarından tutarak havuzdan çıkarıp yandaki bankın üzerine oturttuk.Kanayan yarasını tamponlayıp yurdun sağlık dolabındaki imkanlarla ilk tedaviyi tamamladık.

Sükunet avdet edip bizler tekrar havuz başına döndüğümüzde , ben Sami’ye iki buçuk lirasını iade ederken içerde henüz dinlenmekte olan Yüksel’i kastederek dedim.Bestekar ikibuçukluğu hışımla çekipelimden aldı dedi.Düşündüm ve Bestekara hak verdim. Fakat huy canın altında derler yaa..Daha sonraları Fırlama,yine fırlamalıklarını sürdürdü. Anlatılmakla bitmez….

Hey gidi günler heyyy !!

NOT : DOĞAN TAMER AKBAŞ TARAFINDAN DERLENEREK KALEME ALINAN VE BENER DORTUNÇ TARAFINDAN BİLGİSAYAR ORTAMINA AKTARILAN MMV YURT ANILARINDAN OLUŞAN HİKAYELERDE İSMİ GEÇEN VE NE YAZIK Kİ BUGÜN ARTIK ARAMIZDA OLMAYAN;

YURT MÜDÜRLERİMİZ ;

SİVİL MEMUR FEHMİ PATPAT /  P. YARBAY HASAN TAHSİN ALPUGAN

SEVGİLİ ARKADAŞLARIMIZ;

ERKAN HARAR/ EROL ULUKAN/ EROL BİNIŞIK /ERDİL ÖZKAN/ OKTAY DİKER/ ÖZKAN YALÇINKAYA/ ERGİN GÜNAÇAN/ OKTAY YURDATAPAN/ NAZIM AKINCI/YALÇIN OSMA/ İSFENDİYAR ŞEFREN/ YILDIRIM KAYITMAZ/TUNCER  DOĞANAY/ NURDOĞAN TAÇALAN’I  VE KAYBETMİŞ OLDUĞUMUZ DİĞER MMV YURTLU ARKADAŞLARIMIZI SEVGİ, SAYGI VE ÖZLEMLE ANIYORUZ . MEKANLARI CENNET OLSUN.

18.EKİM.2020

BÖLÜM:18

TÜKENMEZ  BAKLAVA

 

Yurtta o akşamüstü saat 19.30 suları akşam yemeğini yedikten sonra dışarıdaki güzel bahar havasının  etkisi ile canım binaya girip salona çıkmak istemedi. Yemekhaneden çıktım, arka bahçeden yürüyüp ana binaya girdim, alt salonu dümdüz geçip ön kapıdan yurdun dışına cami avlusuna çıktım. Şöyle bir etrafa göz attım, sol tarafta Malta çarşısı elektriklerini henüz yakmış dükkanları ile ışıktan bir yol gibi uzanmakta aynı anda sağdaki Fatih Camii duvarının bize yakın köşesinden yükselen minaresinin şerefesinden akşam ezanını okumakta olan müezzinin sesini duydum .Başımı kaldırıp müezzine baktığımda elini kulağına atmış aşina olduğumuz ve beğendiğimiz güzel gür sesi ile genç hafız yine döktürmekte. Yeri gelmişken araya sıkıştırayım;

O zamanlar benim ezan sesiyle ilgili aklımda yer etmiş bir hassasiyetim vardı. Babamın peşinden dolaştığımız Anadolu kasabalarındaki din kardeşlerimiz ezan sesi duyduklarında uyguladıkları ve benim de uzun yıllardır benimsediğim bir davranışım vardı. Ezan sesini duyduğumda oturduğum sandalyede ayak ayak üstüne atmışsam ayağımı indirir ezan bitene kadar beklerdim. Yine ezan bitene kadar işe ara verirdim. Hatta poker masasında oyun  oynarken ezan okunursa ezan bitene kadar dağıtılan kağıtlarıma elimi sürmem pas geçerdim. Bir keresinde poker masasında idik, karede Bener Dortunç, (Oza) Yalçın Osma, (Reis) Erdil Özkan sabahlamak üzereydik.Tam kağıtlar dağıtılmaya başlarken sabah ezanı okunmaya başladı. Ben dağıtılan kağıtlarımı toparlayıp önüme koydum ve konuşma sırası bana  geldiğinde yine pas dedim. O el devam etti, o eli kazanan Bener ortadaki paraları önüne topladı. Ezan devam ettiği için benim kağıtlarım hala kapalı vaziyette önümde durmaktaydı. Yeni el için dağılmış kağıtları toplamak üzere Bener benim kapalı kağıtlarımı da aldı ve diğer kağıtlara karıştırmadan önce çevirip masaya açtı. Hepimiz açılan kağıtlarıma merakla baktık, yerde bir Kare As vardı. Yani ben baştan kağıtlarıma baksa idim ve oyuna girmiş olsa idim esaslı şekilde kazançlı çıkacaktım. Elim çok büyüktü.!!Tabii bu durum çok sık görülebilecek bir rastlantı değildi ama Bener bu hikayeyi hiç unutmaz ve her zaman anlatır.

Tekrar esas hikayemize dönersek, Yurdun kapısının önünde ben akşam ezanını dinlerken arkamdan Başkan ! Başkan ! diye seslenen hukukçu Atilla’nın sesini duyarak arkama döndüm. Atilla’nın yanında “Teknikçi” Erden Bezmez  ile birlikte yanıma geldiler. Atilla “abicim biz bahse girdik şu paraları tutarmısın dedi ve elime iki adet on liralık banknotu tutuşturdu.”sen hakem olacaksın” diye de ekledi. Ben de elime sıkıştırılan onlukları düzeltirken gelenlere baktım ve o sırada nazikçe kolumdan tutarak beni çarşıya doğru yürütmek isteyen Atilla’ya  uyarak ilk adımımı atarken “nereye gidiyoruz “diye sordum.Atilla her zamanki gibi biraz hızlıca konuşarak “baklavacıya abicim ! arkadaş bir kilo baklavayı bir saattee yiyecekmiş” derken  yanımızda yürüyen Erden “Aslında yeni yemek yedim ama olsun” diyerek iddiayı onayladı.

On lira demek bir kilo baklava demekti o zamanlar.Anlaşılan , iddiayı kazanabilmesi için Erden’in bir saat içinde bir kilogram baklavayı yiyip bitirmesi gerekiyordu.Kazanırsa hem elimdeki yirmi lira onun olacak hem de yediği baklavanın parasını Atilla ödeyecekti.Baklavayı bitiremezse de bendeki on lirası gittiği gibi baklavanın parasını da kendisi ödeyecekti.Biliyordum , böyle olacaktı.Çünkü işin hoş yanı benim bu tür iddialar konusunda daha iki yıl öncesinde Kastamonu Lisesinde yatılı okyurken yaşadığım , şahit olduğum anıların olması..Şöyle ki ,okulun  kantinini çalıştırma görevi iki  sınıf arkadaşımla birlikte bana verilmişti.Kantinimizde bilindiği gibi kırtasiye malzemeleri yanında ayrıca kuru üzüm, leblebi,yer fıstığı türünden kuru yemişler, simit, poğaça ve bir pastaneden gelen  yaş pasta çeşitleri, küçük kaseler içinde sütlaç,keşkül gibi sütlü tatlı çeşitleri de satılıyordu ve fiyatlarda okuldaki her öğrencinin harçlığı ile alabileceği  ucuzluktaydı.Bu nedenle de kantinde sık sık iddiacı arkadaşları seyretme ve hakemlik yapma imkanını buluyorduk. Banknotlarla iki kişi gelir paralarını sana uzatırlar ve on dilim yaş pasta isterler (zira el kadar pastaların tanesi 25 kuruştur ), pastalar tezgahın üstüne konur ve sana yani hakeme iddia açıklanır ;”On adet pasta dilimi hiç su içmeden ve on dakikada yenecektir”Saate bakarak hakem “başla” der.

İşte o andan itibaren pastalara saldıran ve diğer iddiacı arkadaşın halini seyretmek insana “ sonu neye varacak  kabilinden değişik bir merek ve eğlenceli bir görüntü sunar”

Bir de bu yeme işini adeta bedavacılığa alet olan birkaç kurnaz yiyici arkadaş ta vardı.Yirmi dakikada yirmi kase keşkülü ( bir kase keşkül 20 kuruş) yemek için bahse girip 20 kaseyi 16 dakikada yiyebilen bile vardı.

Bugün de çok daha öncesinden de yeme içme iddialarına oldu bitti karşıyımdır.Zira bu tür iddialar yüzünden çatlama, boğulma zehirlenme ile sonlanmış gerçek trajik hikayeler duymuşluğum vardır.Tekrar asıl konumuza dönersek , Yurdun önünden baklavacı dükkanına iki dakikada ulaştık.Dükkan çarşının girişinde sağdaki ilk dükkânlardan biriydi.Öndeki yekpare büyükçe vitrin camının sol yanındaki yine camlı büyükçe kapısının önündeki iki basamaklı taş merdiveni çıkarak önce ben arkamdan Atilla ve onun arkasından  da Erden dükkana girdik.Dükkan tavanı yüksekçe ve kare şeklindeki büyükçe bir oda genişliğinde , içinde üç küçük masası olan mütevazı mahalle tatlıcısı dükkanlarından biriydi ama sattığı tatlılar kendi imalatıydı.Fazla çeşit yoktu, cevizli kaymaklı baklava , fıstıklı tel kadayıf ve Fatih Burması ( sarması)aklımda kalmış belli başlı çeşitlerdi.Özellikle müşterilerin ve bizim yurt arkadaşlarının  tercihleri baklava çeşitleri oluyordu. Baklavalar gerçekten Antep baklavalarını aratmayan güzellikteydi.

Sözü fazla uzatmadan durumu dükkan sahibine açıkladık ve hepsi düz porselen tabakta yan yana sıralanmış irice yirmi kadar kaymaklı baklava dilimini ki tamamı bir kilo olarak dikkatlice tartılmıştı.Bir kilo baklavayı alıp masaya geçtik. Erden masaya oturmadan kapıya gitti , hemen karşımızdaki yurdumuzun yan tarafındaki kahvehanenin iyi tanıdığımız garsonunu çağırdı. Genç garson geldi. Erden çocuğu masaya yanımıza getirdi.Ben Atilla ve garson çocuk,Erden ne yapıyor diye bakarken Erden  “Bak şimdi, hemen  gidiyorsun bir sade kahve getiriyorsun, daha sonra da her 15 dakikada bir gelip beni yokluyorsun ! tamam mı “ dedi.Çocuk bir eli belindeki önlüğün cebinde gözleri masanın üstündeki baklavalarda, şöyle bir gülümsedi ve “anladım abi” diyerek döndü gitti.Biz de vaziyeti anlamıştık tabii.Erden baklava yerken şekerin vereceği iç baygınlığını su içerek gidermeye kalkarsa midesinin daha çabuk şişeceğini hesaplamıştı.Bu yüzden acı kahve gerçekten akıllıca bir seçimdi.

Nihayet masaya oturuldu.Hakem saatine baktı, birinci sade kahve fincanı da geldi masaya kondu. Erden tatlıcıya ikiye böldürdüğü baklava dilimlerinin ilk yarım parçasını çatalıyla alıp ağzına götürdü..

Dakikalar ilerliyor, baklavalar gittikçe azalıyor, sade kahve fincanları yudum yudum tüketiliyor fakat her şeye rağmen baklavalar bir türlü tükenmiyordu.Bir saatin bitmesine on dakika kalmışken durum ;Tabakta bir buçuk dilim ( üç parça halinde) baklava öylece duruyor, Erden elindeki çatalı tabağın kenarına birakmış, tabaktaki dilimlere öylece bakıyor …Ben , Atilla ve dükkan sahibi de durumu seyrediyoruz.Erden gözlerini tabaktan ayırmadan “ Kaç dakika kaldı” dedi Ben de “ yedi dakika” dedim.Erden önce son fincanın dibindeki soğuk kahveyi içti,çatalı aldı baklava parçasına batırdı , çatalı ağzına götürdü. Çatal ağzına girdiği anda Erden birden ayağa fırladı elinden çatalı masaya atarken sol eli ile ağzını kapattı ve böğürtülü bir ses çıkartarak hızla kapıya koştu kendini dışarı attı ve merdivenin yan tarafında vitrinin alt kısmına içini boşalttı.Yani film koptu.iki yarım dilim tabakta kaldı.Sonuçta Atilla iddiayı kazandı ama Erden’e on lirasının geri verdi. Ben bir altmış boyundaki cüssesi küçük ama sesi büyük arkadaşımız Erden bu iddiaya eğer akşam yemeğini yemeden aç karnına girişmiş olsaydı muhakkak kazanırdı derim.Ve olayı her hatırlayışımda artık aramızda olmayan Erdem adına hayıflanırım.

Doğan Tamer Akbaş

20.06.2022

BÖLÜM:19
YENİ İKİ BUÇUKLUK

( Vermiyorum Kardeşim  Allah ..Allah !!)

 

Efendim !!  bir  akşam vakti birkaç arkadaşla  Yurdun üst salonundaki masanın etrafında oturmuş laflıyoruz.Salonun kapısı açıldı ve ( Tonton ) Erdal Aktulga salona girdi.Selam Beyler diyerek bize doğru ilerledi. Kimimiz selamün aleyküm dedi, kimimiz hoş geldin, kimimiz ne haber falan dedik.O sırada benim gözüm Erdal’ın sağ elinin parmakları arasında evirip çevirdiği parlak metal paraya takıldı.Elimi uzattım ve sordum”Ne parası o” Parayı bana vermesini beklerken o elini geri çekti havaya kaldırdı ve iki parmağı  ile tuttuğu parayı arkalı önlü bana göstererek “Yeni çıkan iki buçuk liralık” dedi.Sandalyemde doğrularak “Versene bakalım “ dedim.Durduğu yerden bir adım geriledi parayı tutan elini bana uzatarak “Bak işte ! “ dedi.Ayağa kalktım durduğum yerden sakin sakin “ Oğlum bakıp vereceğiz işte , versene şunu” diyerek yine elimi uzattım.Ve ilave ettim “ Ya da bana sat onu”

Erdal belli ki bu teklifi hiç beklemiyordu bir anlık dikkati dağılıverdi, o anda bir sıçrayışta parayı tutan sağ eline iki elimle yapıştım. O da o anda  refleks sonucu parayı avucunun içine sıkıştırıp elini yumruk haline getirmiş oldu.İşte o anda aramızda başlayan itiş kakış en az bir buçuk saat sürdü.Şöyle ki ; ilk anlarda ikimiz de ayaktayız ve salonda bir o yana bir bu yana ileri geri itişerek ben kapalı yumruğu yakalamaya çalışıyorum.Erdal da kah arkasına saklayarak , kah kolunu sağa sola kaçırarak yumruğunu yakalamama engel oluyor. Oradakiler de bizi seyrediyor.

Bu arada hatırlatayım ben 1,85 m boyundayım ve doksan kiloyum, rakibim ise altmış beş yetmiş kilo kadar ve benden bir hayli kısa. Böyle olunca da ben Tonton’u istediğim yöne sürükleyip istediğim köşeye sıkıştırabiliyorum. Yumruğunu ellerimin arasına geçirebildiğim anlarda da öyle böyle değil bütün zorlamama rağmen yumruğu bir türli açamıyorum.Tonton elini kurtarıyor ben yine yakalayıp zorluyorum, parmaklar adeta kilititlenmiş ve yumruk açılmıyoooor . !!

Bu arada ikimizde kanter içinde kalmışız ve son bulunduğumuz yerde Erdal artık oturur vaziyette kıpırdayacak hali yok, ben de hemen hemen aynı haldeyim.Arada bir hamle yapıyoruz , girip çıkanlar bize laf atıyorlar falan ama kimse bizi ayırmıyor.

Tonton artık yumruğunu sağa sola kaçırmıyor istediğim an yumruğunu elerimin arasına alıyorum fakat kilidi açmam mümkün olamıyor.Sonlara doğru bir ara fark ettim ki biz salonun dışındayız ve kapı dışındaki merdivenin on basamağını da aşmışız.Yani inmişiz, alt kattan yukarı çıkan iki taraflı merdivenin birleştiği sahanlıktayız.Tonton bitap sırtını duvara dayamış ben de iyice yorgun ve çaresiz karşısında yere çökmüşüm ve onun sıkılı halde kucağındaki sağ yumruğuna bakıyorum.Bu arada da bitkin halimle adeta yalvarır gibi konuşuyorum “ Ne olur versene şunu”

Erdal hem kızgın hem kararlılık taşıyan fakat pek de kuvvetli çıkaramadığı bir ses tonuyla cevabını hemen yetiştitiyor.” Vermiyorum Kardeşim Allah !! Allah !!”

Ertesi günü akşam üstü ben yemekhanede oturmuş aşçı Veli’nin yemek dağıtmaya başlamasını bekliyorum, Erdal yemekhaneye girdi, şöyle bir bakındı beni gördü ve yanıma geldi başıma dikildi. elindeki madeni parayı uzattı ve “Al sana yeni ikibuçukluk !”  dedi. Ben parayı aldım, önlü arkalı şöyle bir kontrol ettim, söylediği doğruydu. Dün elime geçirmek için saatlerce boğuştuğum ve bir türlü elde edemediğim “yeni ikbuçuk liralık” şimdi avucumda duruyordu.Benim bir şey söylememe meydan vermeden Erdal yine konuştu “ Bana iki buçuk lra borçlusun” dedi. Ben “ Tamam borçluyum da , madem bunu verecektin dün niye vermedin “ diye sorunca Erdal cebinden başka bir ikibuçukluk çıkarıp bana doğru göstererek “Dünkü ben de oğlum, sendekini bugün sana vermek için aradım , buldum ! çok istiyordun işte senin de oldu. Yoksa şimdi ikisini birden mi istiyorsun Allah !! Allah !!”

Anılar anlatılır ya da anlatılmaz unutulur. Fakat MMV Yurtlarında yaşanmış arkadaşlıklar asla unutulmaz. Sana uzun ömürler TONTON !!

Heyy gibi günler

Doğan Akbaş

01.06.2022

BÖLÜM :20
80=800

Fatih’teki Yurda bizden iki yıl sonra gelen gruptandı.Dişçi olmak isteyen İstemihan Savcıgil,Erdil Özkan,Ayhan Güç,Pulat Yetiş, (Tekir Hafiye)Vural Çetinaslan, Gökçen Öztan gibi o da dişçi olmak istiyordu.Daha çok yaşıtları arasında yakın arkadaşları vardı.Özellikle Pulat Yetiş ( Namı diğer Abdülcambaz)ile kanka idiler.Dinamik davranışları, ve hareketliliği hemen dikkat çekerdi.

Beyazıt’taki Yurda taşındığımız yılda 18 Mart kutlamaları için yurttan Çanakkale’ye giden grubun içinde o da vardı.Üniversite öğrencilerini götüren vapurda düzenlenen eğlenceler ortamında nerede ise dokuz saat boyunca gidişte ve dönüşte hiç durmadan oynayan dans eden sıçrayan delikanlı idi Nida Kaptana.

İşte bu Nida bir defasında Annesini ve yakınlarını özel aracı ile İzmir’den aldı İstanbul’a doğru yola çıktı.Az gitti uz gitti , yol adeta Gölcük’ten sonra bitti.İstanbul’a 80 Km kala trafik tamamiyle stop etmişti.Nida İstanbul istikametinden tek bir aracın dahi gelmediğini farketti.Kuyrukta bekleyen önündeki araçlardan çıkıp yolun kenarında bankete oturmuş laflayan birkaç sürücü ile  görüşüp İstanbul yolu üzerindeki bazı bölgelerde aşırı yağış yüzünden hasarlar meydana gelmiş olması nedeni ile yolun tamamen trafiğe kapatılmış olduğunu öğrendi.Ancak yolun tekrar trafiğe ne zaman açılabileceği konusunda kimse kesin bir şey bilmiyordu.

Çare ? “Geceyi Gölcük’te geçirip ertesi sabah duruma göre hareket etmek” olmalı diye düşündü arabadakiler. Ama Nida’daki durduğu yerde bile saatle yarışmaya hazır potansiyel enerji ”hayır , durmak yok ileri” dedi.Daha doğrusu Nida,” “maksat İstantul Bakırköy’e ulaşmak ise ve ilerisi yol vermiyor ise biz de İstanbul’a gerisinden ulaşırız” diyerek çabucak kararını verdi.Arabadakilere “gidiyoruz” dedi ve aracını geriye geldiği yöne çevirip gaza bastı.

Nida’nın yedi aylık doğduğunu da hesaba katarsak bu davranışı biraz daha açıklık kazanır diye umuyorum.

Önce annesinin rahatsızlığını ve gideceği uzun yolda daha da fazla rahatsız olabileceğini düşündü  ve annesini Yalova İskelesinden vapura bindirdi.

Biga üzerinden Lapseki’ye giderken yol üzerindeki bir benzin istasyonuna girmek için iiyice yavaşladı, tam o sırada benzinlikten ağır ağır çıkmakta olan bir aracın sürücüsü, araçlar burun buruna iyice yanaşmışken açık olan camından Nida’ya seslendi”Merhaba”. Araçları durdurdular, Nida “ Merhaba” dedi ve konuşma devam etti. Adam “ İstanbul’a doğru yol vaziyeti nasıl”diye sordu.Nida’da gülümseyerek “iyi iyi,Gölcük’e kadar sıkıntı yok” diye cevapladı. Adam  “Teşekkür edip İstanbul’a  gidiyoruz da !!” dedi ve hemen ilave etti “ Siz nereye gidiyorsunuz” diye sordu. Nida “Biz de İstanbul’a deyince adamın gülümsemesi yüzünde donuverdi bir an için önce Nida’ya sonrada hafifçe başını çevirip Nida’nın gideceği aksi istikamete şöyle kısacık bir baktı. Sonra döndü  Nida’nın suratına pis pis bakarak hiçbir şey söylemeden  arabasını sıçratan bir kalkışla yola sürdü.

Belli ki bulundukları noktadan kendisi gibi İstanbul’a gittiğini söyleyen fakat kendisi ile tamamen ters istikamette giden Nida’nın en azından kendisine yersiz ve gereksiz bir şaka yapmaya kalkıştığını ve dalga geçtiğini düşünmüş ve çok kızmıştı.

Nida yoluna devam etti,önce Lapseki’ye ulaştı arabalı vapurla Çanakkale boğazından Gelibolu’ya geçti. Neredeyse yolu yarılamıştı ama gideceği birkaç yüz kilometrelik yol önünde uzayıp gidiyordu.Keşan, Malkara,Tekirdağ, Silivri derken rüzgar gibi uçtu Bakırköy’deki evinin önünde aracının kontağını  kapattığında kilometre sayacı katettiği yolun 800 kilometre olduğunu gösteriyordu.

Özet olarak normal şartlarda 80 kilometre olan Gölcük –İstanbul yolu işin içinde Nida varsa 800 km ye çıkabiliyordu. Kulakların çınlasın Nida !!!

bottom of page